|
 |
|
Meşruiyet Sorunu
Gelen haberlere bakılırsa Amerika niyeti bozdu, yakında Afganistan’a müdahale edecek. İngiliz gazeteleri çarşaf çarşaf müdahale loto oynuyor. Saat hesabı yapanlar bile var. CNN yayını “Amerika’nın Yeni Savaşı” logosuyla sürdürüyor. Amerikan basını başkanlarının “bu savaş başka savaş demesine karşın” nasıl ve ne zaman sorusuyla meşgul. Britanya’nın karizmatik başbakanı Blair Pazar sabahı parti kongresi için gittiği Brighton’dan katıldığı bir televizyon programında bin Ladin bağlantısının delillerini gördüğünü açıkladı.
Zaten Edward Said, Robert Fisk gibi birkaç çatlak ses dışında yığınlar 11 Eylül trajedisinin arkasında Bin Ladin olduğuna inanıyor. “Basına sızan” delilleri yeterli buluyor. Batıda kimsenin Afganistan’a yapılması planlanan müdahalenin haklı olup olmadığını sorguladığı yok. Biz bile kendimizi görsel savaşın cazibesine kaptırdık. Aklı başında zannettiğimiz köşe yazarları Ankara’yı Amerika’ya kayıtsız şartsız destek vermediği için ayıpladı.
Oysa ortada ciddi bir meşruiyet sorunu var. ABD hala 11 Eylül trajedisi ile Bin Ladin arasındaki bağlantıyı gösterir delilleri dünya kamuoyuna sunmadı. Britanya’yı saymazsak NATO ittifakına üye 17 üye destek vaatlerine rağmen henüz deliller konusunda bilgilendirilmedi.
Aynı şey yapılacak müdahaleye meşruiyet sağlayacak BM Güvenlik Konseyi için de geçerli. Aradan bunca zaman geçtikten sonra Güvenlik Konseyi’nin onayı alınmaksızın bir müdahaleye kalkışılması II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan BM sisteminin temel normlarına aykırı. Artık meşru müdafaa dışında haklı savaş ya da müdahale yok. Meşru müdafaa da Güvenlik Konseyi soruna müdahale edene kadar geçecek süre içinde saldırgana karşı gösterilecek tepkiye verilen ad.
BM Şartı’nın ikinci maddesinin dördüncü paragrafıyla 1945’den bu yana devletlerin birbirlerine karşı güç kullanımı ve güç kullanma tehdidinde bulunmaları yasak. Bu kuralın dört temel istisnası var. İlki meşru müdafaa ya da her devletin kendini savunma hakkı.
Şart’ın 51. maddesinde BM üyesi devletlerden birine karşı bir saldırı vukuu bulduğunda kendini savunma hakkının baki olduğu, ancak bu hakkın Güvenlik Konseyi olaya müdahale edinceye kadar kullanılacağı ve hakkın kullanımından doğan eylemlerini Güvenlik Konseyi’ne hemen bildirileceği belirtilmekte.
Ayrıca BM Şartı’nın hiçbir yerinde Güvenlik Konseyi’nin veto hakkına sahip beş daimi üyesinin, yani Amerika’nın bu kuralı ihlal edebileceği yazılmamış. İkinci istisna BM’in aldığı kararlar uyarınca yapılacak müdahalelerle ilgili (Madde 42). Diğerleri ise geçmişte kalmış kullanım haklarını içeriyor. II. Dünya Savaşı’nın düşman devletleriyle olan ilişkileri (Madde 53 ve 107) ve Güvenlik Konseyi işler hale gelmeden önce beş daimi üyenin yapacaklarını (Madde 106) düzenliyor.
Konunun uzmanları doğal olarak 2(4) kaleme alınırken devletlerden gelebilecek saldırıların düşünüldüğünü, terörizmin gündemde olmadığını söyleyecekler. Meşru müdafaa hakkının ileriye dönük olarak kullanılabileceğinden söz edecekler. Türkiye başta olmak üzere ABD ve İsrail’in müdahalelerinden yapılageliş kuralı olarak örnekler verecekler. Ama emin olun verilen örnekler ve hukuksal açıklamalar dünyanın bize göre daha doğusunda kalanları pek tatmin etmeyecek.
Özellikle de Amerikan müdahalesi sivil halka zarar verdiği takdirde geri tepecek, çözdüğünden çok daha fazla sorun yaratacak. Medeniyetler çatışmasa dahi geleneksel olarak Amerika’nın yanında yer alan pek çok rejim sarsılacak, BM sistemi ciddi zarar görecek.
Çünkü ne yapılan terör eylemi ne de yapılması düşünülen müdahale kendilerinden öncekilerle kıyaslanamayacak nitelikte. Ortada PKK gibi saldırılarını açıkça Kuzey Irak’taki güç boşluğundan yararlanarak sürdüren bir grup yok. El Kaide ile 11 Eylül eylemi arasındaki bağlantı henüz hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kurulamadı.
Bu iş Amerika’nın, İsrail’in yaptığı gibi şüpheli yolcu taşıyan uçakların zorla kendi havaalanlarına indirilmesine de benzemez. Şiddet ne yazık ki şiddet doğurur. Bunların örneklerini yıllardır Ortadoğu’da gördük.
16 Şubat 1992’de İsrail helikopterleri Güney Lübnan’da Hizbullah lideri Şeyh Musavi’yi taşıyan konvoya saldırarak onu, karısını, altı yaşındaki oğlunu ve beş yakın korumasını öldürdüler. Ama terörü önleyemediler. Sonunda Lübnan’dan çıkmak zorunda kaldılar.
Bu demek değil ki terörizmle mücadele edilmeyecek. Terörizme karşı tabii ki mücadele edilecek, tabii ki güç kullanılacak. Ancak önemli olan güç kullanılması ya da kullanılmaması değil meşru kabul edilen yöntemlerle güç kullanılmasıdır. Aynı zamanda terörü ortaya çıkartan nedenlerin de üstünde gidilmesidir.
Dünyanın 358 milyarderinin yıllık geliri dünya nüfusunun yüzde 50’sinin gelirine eşit olduğu, Filistin gibi kangrenleşmiş sorunlar çözülemediği sürece ne yaparsak yapalım terör bitmez. Yapılması gereken teröristin eylemini kendine meşru göstereceği zemini ortadan kaldırmak, bataklığı kurutmaktır.
Umarız yazılanlar bilinçli bir şaşırtmacanın ürünüdür. Umarız Amerika bizim deneyimimizden ders çıkartır. Tıpkı Öcalan gibi Bin Ladin’i de der dest edip yargılar. Hiç olmazsa yapacağı müdahale öncesinde delilleri dünya ile paylaşmak zahmetine katlanır. 1986’daki tek taraflı Libya müdahalesi örneğinden hareketle Soğuk Savaş sonrası yerli yerine oturmaya başlayan sistemi boşu boşuna zorlamaz. Kendi rahatını da bizimkini de lüzumsuz yere kaçırmaz. Kaş yaparken göz çıkartmaz...
*Dr. Mensur Akgün, İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Üyesi.
|
|
 |
|