|
 |
|
Asker Gönderme
Bu yazı kaleme alındığı saatlerde Meclis kararını çoktan vermiş, hükümete geniş kapsamlı bir asker gönderme yetkisi tanımış, ama bu yetkinin ne amaçla kullanılacağı açıklanmamıştı. Basının duyumlarına dayalı senaryoları ise hükümet çevrelerince yalanlanmıştı.
Pazar sabahı itibarıyla Türkiye kendisinden asker istenmediği halde hükümetine yetki veren Meclis'i, talep olmadığını söyleyen Dışişleri Bakanı, Florida'ya gitmiş irtibat subayları, hazır beklediği iddia edilen bordo berelileriyle tuhaf bir durumdaydı.
Talep yoksa karar niye çıkmıştı? Acaba Meclis'in bombardıman devam edip, sivil kayıplar artınca böyle bir karara evet demeyeceğinden mi endişe edilmişti? Murat Yetkin'in Radikal'de yazdığı gibi bir ön talep vardı da, Hükümet bizden mi gizlemekteydi?
Yoksa amaç Irak'a asker gönderilebileceği tehdidiyle Washington'u uyarmak mıydı? Daha da kötüsü Ankara'nın Washington ile Irak'ın geleceği konusunda bir anlayış birliğine varmış olması ihtimaliydi. Başka bir deyişle, Saddam karşılığı Musul mu Türkiye'ye teklif edilmişti?
Bu soruların cevabını asker gideceği yere gidene kadar bilemeyeceğiz. Gittikten sonra da böylesi bir kararın alınmasının nedenlerinin sadece bir kısmını öğreneceğiz. Bize aktarılan bilgi kırıntılarıyla yetinmek zorunda kalacağız.
Gerçek nedenler devlet sırrı olarak tozlu arşiv raflarında geleceğin tarihçilerini bekleyecek. Biz ise yaptığımız tahminlerle yetineceğiz. Tıpkı Körfez Savaşı sırasında Özal'ın Türkiye'yi Irak macerasına sürüklemekten alıkoyan tek faktörün askerlerin direnişi olduğunu sandığımız, müttefiklerimizin ikinci cephe için bize 5. madde garantisi vermediklerini bilmediğimiz gibi.
Ancak sebep ne olursa olsun, başka ülkelere asker göndermek üstünde çok ciddi şekilde düşünülmesi gereken bir karardır. BM tarafından düzenlenen barış gücü operasyonları bile tehlikeler içerebilir. Yok yere askerleriniz ölebilir, ülkeniz küçük düşürülebilir.
Amaç barışı korumak değil de, olmayan bir barışı sağlamaksa, riskler çok daha fazladır. Çatışmanın sizi içine çekmesi, danışman adı altında gönderdiğiniz askerlerinizin savaşa aktif olarak katılması, kıt kaynaklarınızın baştan hiç öngörmediğiniz bir şekilde tükenmesi söz konusudur. Üstelik lüzumsuz yere hasımlarınız da artar. Mesela Kuzey İttifakı'nı desteklerken Pakistan'ı kızdırırsınız.
Kaldı ki, öyle sandığınız gibi etkili falan da olmazsınız. Evet, sizi askeri planlamaya dahil ederler, ama siyaset çok daha farklı yerlerde belirlenir ve sonuçlar size dikte edilir. Piyasada ABD, İngiltere, Rusya ve Çin varken asker gönderdiniz diye sizin esameniz okunmaz. Olayların akışını etkileyemezsiniz.
Yapılmaya çalışılan terörizm karşısında terörizmden çok çekmiş bir ülkenin dayanışma göstermesiyse, dayanışmayı başka şekillerde de gösterebilirsiniz. Üslerinizi açarsınız, ülkenize asker konuşlanmasına müsaade edersiniz, lojistik destek verirsiniz. Yani bundan önce yaptıklarınızı yapamaya devam edersiniz. Terörden zarar görmüş müttefikinizi siyasal olarak desteklersiniz.
Yok yapılmaya çalışılan asker karşılığı G7'den para kopartmaksa ya da desteğinizi Kore'yi emsal kabul ederek başka alanlarda tahvil etmeyi düşünüyorsanız yine yanılırsınız. Para alacağını düşünenlere Pazar günkü Posta'da Birand'ın yazısını okumalarını öneririm. Kore'ye asker göndermeyi kendilerine emsal kabul edenlere de, benim birkaç çift sözüm var.
Her şeyden önce Türkiye Kore'ye asker göndermeseydi de NATO'ya alınacaktı. Çünkü biz NATO'ya askerlerimiz Kore'de öldüğü için değil, Amerika ve İngiltere'nin dünyaya bakışı değiştiği için girdik.
Bunu lütfen kimse Kore'de ölen ve yaralananların anısına saygısızlık olarak almasın. Dünya politikası ne yazık ki çok acımasız, insan hayatının zerre kadar değeri yok. Kahramanlıklar göklere çıkartılsa da, karar verme süreçlerini etkileme şansları çok düşük.
Amerika açısından önemli olan 25 Haziran 1950'de Güney Kore güçlerinin 38. paraleli geçmesi ve Batı Avrupa'nın savunmasına dayalı stratejinin iflas ettiğinin tescil edilmesiydi. Kennan'un "Uzun Telgraf"ındaki öngörülerine dayanan çevreleme stratejisinin terk edilmesi, mücadelenin siyasi olduğu kadar askeri olduğunun da anlaşılmasıydı.
Artık Sovyetler Birliği askeri olarak da çevrelenmek zorundaydı. Dolayısıyla Batı'nın Türkiye ve Yunanistan'a ihtiyacı vardı.
Türkiye'nin NATO'ya girmesine karşın çıkan İngiltere ise Ortadoğu'daki varlığını sürdürmek derdindeydi. Süveyş Kanalı'nın kontrolünü kaybetmemek için Türkiye'nin de içinde yer alacağı bir Ortadoğu Komutanlığı kurmak peşindeydi.
Türkiye bu fikre sıcak bakmakla birlikte, NATO üyeliğinin kabulünü ön şart olarak ileri sürmüştü. Londra'nın bütün ayak oyunlarına rağmen Ankara direndi ve önce NATO dedi.
Bugün eğer NATO'daysak bu iki ülkenin zamanında bize olan ihtiyacı yüzünden NATO'dayız. Yoksa DP iktidarının Meclise sormak gereksinimi dahi duymadan 18 Temmuz 1950'de aldığı 4500 askeri Kore'ye gönderme kararı yüzünden değil. Zaten Bayar bile bunun böyle olmadığını açıklamıştır.
Türkiye isteseydi BM Güvenlik Konseyi'nin Rusya'nın yokluğundan faydalanarak aldığı bu kararı farklı biçimlerde de destekleyebilirdi. İtalya ve İskandinav ülkelerinin yaptığı gibi sahra hastanesi gönderebilirdi.
Dolayısıyla, geçmişe referans verirken de dikkatli olmak, sonucu etkilememiş kararları sebep olarak görmekten kaçınmalıyız. Hem unutmayalım ki bizim insanlarımızın da canı, asker dahi olsalar, en az Amerikalı'nın ya da İngiliz'inki kadar kıymetli...
Daha Fazla Bilgi İçin:
Bayar'ın görüşü için Mehmet Saray'ın Türkiye'nin NATO'ya Girişi (Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi, 2000) kitabında 98. sayfaya bakılabilir. İngiltere ve Amerika'nın 1950'li yılların başında Türkiye'ye bakışının değişmesini incelemek isteyenlere ise Ayşegül Sever'in Soğuk Savaş Kuşatması'nda Türkiye, Batı ve Ortadoğu: 1945-1958 (İstanbul: Boyut, 1997) kitabını önerebilirim.
|
|
 |
|