10 Şubat 2012
Pazartesi
English
yenibir.com
Genç Hürriyetim
Agora
Gündem
Avrupa Birliği
Dünya
Ekonomi
Spor
Yaşam
Teknonet
Tüm Haberler
Yazarlar
Kültür Sanat
Magazin
Özel Dosyalar
Hava Durumu
Astronet
Televizyon

HÜRRİYET EKLER
Bilim
e.yaşam
Otoyaşam
Seyahat
Pazar
Cumartesi
Cuma
Kelebek
Mobil Hürriyetim
Arşiv Arama
Bize Ulaşın
Reklam

Kıbrıs Meselesi

Dışişleri Bakanı’nın Bütçe Komisyonu’nda yaptığı Türk dış politikasına ilişkin uzun açıklamanın küçük bir kısmı aniden ülkenin gündemine oturdu. Avrupa’ya aba altından sopa göstermek için söylenen sözler Türkiye’nin AB üyeliğini ne kadar ciddiye aldığını gösterdi. Gazeteler haberi manşetlerine taşıdı, televizyonlar konuya ilişkin özel programlar düzenledi, radyolar hafta başını Kıbrıs’ı tartışarak geçirdi.

Afganistan müdahalesi ve asker gönderme meselesi bile arka planda kaldı. Açıkça ifade edilmese de, Türkiye Kıbrıs konusunda hükümetin takınacağı uzlaşmaz tutum yüzünden yakaladığı AB şansını kaçırmaktan korktu. Kıbrıs’ta olan bitene vakıf olanlar incir çekirdeğini doldurmayacak nedenlerle BM çerçevesinde sürdürülen çabalara taş koyulacağından çekindi.

Dışardan bakan dikkatli gözler basınıyla, halkıyla, uzmanıyla, emekli diplomatıyla Türkiye’nin AB üyeliğini en az Kıbrıs sorunu kadar ciddiye aldığını gördü. Kıbrıs sorununu çözmek için Türkiye’ye karşı AB kaldıracını kullanmanın ne kadar doğru bir yöntem olduğunu daha iyi anladı. Yani aslında dünyaya vermemiz gerekenin tam tersi bir mesaj verildi.

Ancak Bakan hiç haksız değildi. Gerçekten de yakında Türkiye zor bir seçimle karşı karşıya kalacak. Ada adına GKRY ile yapılan müzakereler bitince, Kıbrıs bir bütün olarak 2002 sonunda AB üyesi olmuş addedilecek. Türkiye de AB üyesi bir ülkenin topraklarını işgal eder konuma düşecek.

Daha da kötüsü Türkiye’nin AB ile olan ilişkileri Yunanistan ve GKRY tarafından katmerli şekilde engellenecek. Kıbrıs yüzünden Ege’deki sorunlar çözülemeyecek. Üyelik görüşmelerinin başlaması dahi suya düşecek. AB genişleyecek, Türkiye bakacak. Gelişmeler ekonomisini, siyasetini köklü bir şekilde etkileyecek. Belki de Türkiye yeni ittifaklar aramak zorunda kalacak.

Bunu engellemenin yolu da Kıbrıs’ta çözüme razı olmakta yatıyor. Ama ne yazık ki bu çözümün bizim istediğim çözüm olması olasılığı çok düşük. Çünkü bizim bildiğimizi karşı taraf da biliyor; adadaki askeri gücümüze, dünya politikasında artan önemimize rağmen direniyor.

BM ve ABD’nin ise bizim yanımızda yer almaya pek niyeti yok. Görüşme masasından kaçtığımız ve tabii Yunanistan bastırdığı için AB de genişleme sürecini aksıya almaya, bizim keyfimizi beklemeye zerre kadar hevesli değil.

Biz şimdilik dünyaya Kıbrıs için her türlü bedeli ödemeye hazır olduğumuzu ilan edip, bizi kaybetmemeleri için tezlerimizi desteklemelerini istiyoruz. Çünkü Doğu Akdeniz’in istikrarı için bize ihtiyaçları olduğuna, kolay kolay Türkiye’yi gözden çıkartamayacaklarına inanıyoruz. 11 Eylül sonrasında da kendimize Batı İttifakı içinde daha sağlam bir yer biçiyoruz.

Ancak nedense onların bize ihtiyaç duyduğu kadar bizim de onlara ihtiyaç duyduğumuzu unutuyoruz. IMF’den para gelmezse ekonomimizin ayakta kalamayacağını, kriz çıkartmamız halinde turizmimizi baltalayacağımızı, ipleri kopartmamız durumunda ihracatımızın zarar göreceğini, tek derdimizin Kıbrıs olmadığını görmezden geliyoruz. Kıbrıs derken Kuzey Irak’ı, “soykırımı” sorununu aklımıza dahi getirmiyoruz.

Oysa bunların hepsi gündemde ve hiç biri de milliyetçi hezeyanlarla çözülecek şeyler değil. Kaldı ki, Kıbrıs’ta yakın bir zaman da kalıcı çözüm bulunmadığı takdirde başımız Avrupa Konseyi’nde de fena halde derde girecek. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Kıbrıs’a ilişkin uygulamadığımız kararları var ve bir dizi yeni karar da sırada bekliyor. Mayıs ayında büyük ölçüde aleyhimizde sonuçlanan 4. Devlet Başvurusu’nu unutmayalım.

Evet, Kıbrıs’ın hiç olmazsa üçte birinin bize ait olması hoş olurdu. 1950’lerden bu yana aklımıza koyduğumuzun taksimin gerçekleşmesi toplumsal gururumuzu okşardı. Üstelik, mikro-milliyetçilik çağında, ulus devletler sisteminde taksim ya da KKTC’nin ayrı bir birim olarak varlığını sürdürmesi daha köklü bir çözüm olurdu.

Ama ufukta böyle bir olasılık gözükmüyor ve zaman da bizim aleyhimize işliyor. Artık “iyi niyetle” masaya oturup sorunun çözülmesi için “samimiyetle” çaba harcamak zorundayız. Adada üs istiyorsak üs isteyelim. Çözüm önerilerimizi eşitlik, adalet, tanınma, azınlık gibi kavramlarla değil, somut taleplerle dünya kamuoyuna açıklayalım.

8 Kasım 2000’de BM Genel Sekreteri’nin yaptığı konuşmanın neresine itiraz ettiğimizi, bunun bizi neden sıkıntıya soktuğunu herkese anlatalım. Doğrusu bana Bakanın Bütçe Komisyonunda yaptığı, Genel Sekreterin “sözlü ifadelerinin federasyonun dahi gerisinde kalan öneriler içermesi, sürecin sonunu getirmiştir” açıklaması yeterli gelmiyor.

Tek taraflı iyi niyet gösterilerinin uluslararası sorunların çözümünde pek işe yaramadığı, çözüm için herkese sorumluluk düştüğü, muhatabımızın gönlünde yatanın da hala ENOSIS olduğu gerçek. Bu ülkede dünyada olan biteni biraz takip edenler Kıbrıs sorununun çözülmesinin Türkiye’nin AB üyeliği demek olmadığını da çok iyi biliyor. Nihayetinde karşımızda dağ gibi Ege sorunları, AB üyesi ülkelerin önyargıları, Kopenhag kriterleri var.

Hatta Kıbrıs sorunun çözülmesinin üyelik şansımızı azaltacağı da bir gerçek. Çözüme karşılık üyelik için hiç olmazsa takvim verilmesini isteyebiliriz. Ama artık zaman kalmadı. Ne isteyeceksek bir an önce istememiz, çözüm yolunda adım atmamız gerekiyor.

Ancak, Türkiye’nin vereceği karar çözümsüzlük karşılığı ödeyeceği bedel olamaz. Biz Kıbrıs’ta nasıl bir çözüm istediğimize ve bu çözümü diğer hedeflerimizi gerçekleştirmek için nasıl kullanacağımıza karar vermek zorundayız. 31 Ağustos 1998’de Denktaş’ın açıkladığı çözümün beş koşulunu samimiyetle istediğimizde, üçüncü taraflara kabul ettirilebilir.

Yeter ki, Dışişleri Bakanı’nın açıklamalarını ve onun doğuracağı dış tepkileri masaya oturmak için fırsat olarak kullanalım. Vatanseverliğimizi çözümsüzlüğü benimseme derecemizle ölçmeye kalkmayalım. Karşı tarafın uzlaşmazlığının arkasına sığınmayalım. Kendi propagandamızın esiri olmayalım.


Zaten Bakan da Meclis’deki açıklamasında çözüm sürecini desteklediğimizi belirtiyor ve “BM’den beklentimiz zemin hazırlama çalışmalarına devam edilmesi, yeterli zemin oluşturulduktan sonra yeni bir müzakere sürecine başlanması için taraflara yeni bir tarih önerisinde bulunulması doğrultusundadır” diyor.



Daha önceki yazıları:
  • İncir Yaprağı
  • Felaket Senaryosu
  • Asker Gönderme
  • Beklenen oldu, beklenmeyen de olabilir...
  • Kim haklı?
  • Meşruiyet Sorunu
  • Ufuk Turu

  • Ana Sayfa | Son Dakika | Gündem | Dünya | Ekonomi | Spor | Yaşam | Yazarlar
    Kültür Sanat | Magazin | Özel Dosyalar | Piyasanet | Hava Durumu | Astronet | Televizyon
    İnsan Kaynakları | Arama+Arşiv | Bize ulaşın | Yardım

    © Copyright 2012 Hürriyet