|
 |
|
Hayır demek zor...
6 Ekim’de yayınlanan Komisyon raporları AB’nin müzmin Türkiye karşıtlarını derin bir karamsarlığa sürükledi. Dinsel ve kültürel nedenlerle Türkiye’nin AB’ye girmemesi gerektiğini düşünenlerle, üyelik perspektifini kendi hedeflerine varmak için araç olarak kullananlar hemen harekete geçti. Fransa referandumu, Almanya imza kampanyasını, Rum kesimi koşullu “evet”i konuşuyor.
Ancak 17 Aralık’a kadar Türkiye hata yapmadığı takdirde Türkiye karşıtlarının Türkiye’yi engelleyebilme olasılıkları çok zayıf. Engellemeye kalkarlarsa, kendi çıkarlarını da baltalarlar. Bu saatten sonra Türkiye’ye “kusura bakmayın” deme şansları yok. Siyasi kararın verileceğe zamana kadar geçen süre içinde tartışacaklar ve Türkiye’nin günün birinde üye olabileceği fikrini içlerine sindirecekler.
Türkiye’nin elini güçlendiren en önemli faktör Komisyonun Tavsiye Raporu’nda öne sürülen Türkiye stratejisi. Üç ayak üstüne oturtulan bu strateji aslında düpedüz bir ayrımcılık örneği. Başkalarından beklenmeyen pek çok fedakarlık Türkiye’den bekleniyor. Dolaşım özgürlüğüne konacak sınırlamanın süresiz olabileceği, ağırlıklı çoğunlukla Türkiye’de ciddi insan hakları ihlali olduğunda müzakerelerin askıya alınabileceği söyleniyor.
Bunlar doğal olarak bizi rahatsız ediyor ve mücadele etmemizi gerekli kılıyor. Fakat diğer yandan AB siyasi liderliğinin daha kolay karar vermesini sağlıyor. Fransa’nın, Avusturya’nın seçmenine dönüp “bakın istersek bu süreci durdurabiliriz” deme imkanı var. Böylesi bir imkan da 17 Aralık’ta “cesur” kararlar vermelerini kolaylaştıracak nitelikte.
Türkiye’nin elini güçlendiren ikinci faktör ise paradoksal bir şekilde onun AB’ye alınmasının önündeki en önemli engel. Medeniyetler çatışması çağında Türkiye’nin “İslami” kimliği AB açısından giderek daha fazla önem kazanıyor. Türkiye İslam ile demokrasinin bir araya gelebildiğinin ve bunu AB’nin başarabildiğinin en büyük kanıtı. Hiçbir Avrupa ülkesi böylesi bir başarıyı gölgelemeyi göze alamaz.
Üçüncüsü, Türkiye’nin bölgesindeki etkisi. Dünya siyasetinden biraz anlayanlar, ülkelerinin ve kurmaya çalıştıkları birliğin dünya siyaseti üstünde etkili olmasını isteyenler Türkiye’ye ihtiyaçları olduğunu görüyor. Türkiye olmazsa Balkanlar’da, Kafkaslarda kolay kolay istikrar sağlanamayacağını biliyor. Türkiye emsalinin ve Türkiye’nin askeri potansiyelinin güçlü bir AB için gerekli olduğu herkesin malumu.
Ayrıca Türkiye karşıtlarının ortaya attıkları önerilerin hayata geçme, Türkiye’nin üyeliğini önleyebilme şansı da oldukça zayıf. Artık Türkiye’yi ne referandumla, ne de imza kampanyasıyla durdurabilirler. Referandum için 17 Aralık çok erken, imza kampanyası ise çok tehlikeli. CDU/CSU yapışık ikizlerinin ortaya attığı öneri hayata geçecek olursa, Alman demokrasisi zarar görebilir. Fransa ise kendi iç hesaplaşmasını bitirmek üzere.
Zaten imza kampanyası önerisi de gerek parti içinde, gerekse parti dışında büyük yankı uyandırdı. Birlik partilerinin ağır topları liderlerini eleştirdi ve kampanyanın geri tepebileceğini söyledi. Asıl büyük tepki Almanya’da yaşayan Türklerin temsilcilerinden geldi ve böylesi bir çağrıyı kendilerine karşı yöneltilmiş saldırı olarak göreceklerini açıkladılar.
Ben, Merkel ve Stoiber’in yapılan uyarıları dikkate alıp önerilerini hayata geçirmek konusunda gayretkeş davranmayacaklarına inanıyorum. Çünkü böylesi bir kampanyanın başlatılması Almanya’da sadece Türkiye karşıtlığının tescil edilmesine değil, aynı zamanda Türk karşıtlığının, yani ırkçılığın da teşvik edilmesine yol açacaktır.
Almanya’da yaşayan Türklerin sayısı ve Alman ırkçılığının gücü hesaba katıldığında imza kampanyası hem Almanya için, hem de Türkiye-Almanya ilişkileri için ciddi sonuçlar doğurabilir. Ne iki ülke ilişkilerinin, ne de Alman siyasetinin Mölln ve Solingen benzeri trajedilere dayanabilecek ihtiyacı var...
(27 Eylül 2004)
Daha önceki yazıları:
|
|
 |
|