|
 |
|
Sıra Irak’a Gelirse...
_
Taliban güçlerine karşı şehirlerde sürdürülen mücadele Afganistan’da başarıya ulaştıkça Amerika gözünü başka yerlere dikmeye başladı. Terörizm adına islami kökten dinciliğe karşı girişilen savaşın diğer ülkelere sıçrayabileceği sinyalleri geliyor. Sudan, Somali ve Yemen listeye en son katılan ülkeler arasında. Dünya basınında Suudi rejiminin bile topun ağzında olduğunu iddia eden yorumlara rastlamak mümkün. Ancak müdahale tahminlerinin en gözde ülkesi Irak.
Kökten dinci olmasa da, Irak’ın terörizme yataklık ettiğinden, biyolojik ve kimyasal silah programı geliştirdiğinden söz ediliyor. Irak ajanlarının 11 Eylül teröristi Muhammet Atta ile Prag’da görüştüğü açıklandı. Gerçi görüşmenin içeriği konusunda ortada bilgi yok. Ama eğer Washington Saddam’ın ipini çekmeye karar verirse, piyasada görüşmenin içeriğine ilişkin bilgiden daha bol bir şey olmaz.
Washington’un tescilli şahinlerinin Irak’a bir an önce müdahale edilmesinde ısrarlı oldukları biliniyor. Pek çokları açısından Irak’ın 11 Eylül saldırısının arkasında olup olmamasının önemi yok. Fırsattan istifade Saddam’ı da aradan çıkartmak istiyorlar. Kosova’da ve tabii Afganistan’da hava gücünün nelere kadir olduğunu görmeleri pek çoğunun hevesini kamçıladı.
Üstelik zayiatın minimum düzeyde olması ve özellikle Afganistan’da pis işin büyük bir kısmını muhalif grupların yapması şahinleri ziyadesiyle heyecanlandırıyor. Saddam’ın gidişine hiçbir bölge ülkesinin yas tutmayacağını, yapılacak müdahaleye tepkinin sınırlı kalacağını düşünüyorlar. Hatta Bush-Putin flörtünün arkasında yatan nedenlerden birinin Irak’a yapılacak müdahaleye Rusya’nın karşı çıkmasını önlemek olduğu iddia ediliyor.
Irak’ın da, Perle, Wolfowitz ve Rice’ın başını çektiği şahinlerin işini zorlaştırdığı söylenemez. Bağdat, Aralık 1998’den bu yana silahlanma programlarını araştıran BM komisyonunun ülkesine girmesini engelliyor. Bilindiği gibi Bağdat’ın kitle imha silahları konusundaki sabıka dosyası bayağı kabarık. Üstelik, Irak Dışişleri Bakanı Naci Sabri Pazar günü Reuters’e yaptığı açıklamada ay sonunda yiyeceğe karşı petrol programına yeni koşullar eklenecek olursa, direneceklerini belirtmiş.
Saddam’a varis bulunduğu, Irak’ın toprak bütünlüğü korunduğu sürece Türkiye Irak liderinin arkasından ağlamaz, Amerikan müdahalesinden rahatsız olmaz. Saddam’ın halkına karşı işlediği suçlar, bölgesel ihtirasları herkesin malumu. Ancak Washington bu işi aracılar marifetiyle halletmeye çalışırsa, yani kuzeydeki Kürt oluşumundan yararlanarak Saddam’ı yerinden etmeye kalkarsa, o zaman durum değişir. Washington ile Ankara’nın ilişkileri gerilir ve bu krizin etkileri uzunca bir süre hissedilir. Çünkü Türkiye’nin Kuzey Irak’ta bağımsız Kürt devletinin kuruluşuna yol açacak böylesi bir gelişmeyi kabullenmesi çok zor.
Unutmayalım ki yıllar süren ortaklığımıza karşın bu ülkenin asker, sivil dış politika eliti Amerika’ya güvenmez. 5 Nisan 1946’da Missouri zıhlısı Providence ve Power destroyerleri eşliğinde Sovyetlerin toprak taleplerine karşı bize destek vermek için Dolmabahçe rıhtımına demirlediği zaman da güvenmemişlerdi, ondan sonra da güvenmediler. Güvensizlik, çöküşü yaşamış ve büyük devletler arasında paylaşımın trajik sonuçlarını görmüş bir imparatorluğun varisi olan bu insanların bilinçlerine kazınmıştır.
Zaten pek çokları için de bu güvensizliğin ne kadar haklı nedenlere dayandığı 1964 Johnson Mektubu, 1975 Ambargosu ile teyit edilmiştir. Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına girmesi için verilen ve yerine getirilmeyen Rogers güvenceleri de hala hatırlardadır. Umarız Washington pek önem verdiğini iddia ettiği müttefikinin görüşlerini ve çıkarlarını göz önüne alır. İlişkiler bir kez daha zedelenmez.
Ancak Amerika’nın Türkiye’ye Kuzey Irak’ı, özellikle de Musul’u teklif ederek ikna etmeye çalışması olasılığı çok güçlü. Şimdiden basın marifetiyle Ankara’nın reaksiyonu ölçüldü. William Safire ve diğerleri Kuzey Irak Türkiye’ye verilse ne olur cinsinden yazılar yazdı. Cem varsayımlar üstüne konuşmam diyerek fikre kategorik olarak karşı olmadığımızı gösterdi. Washington Büyükelçisi Loğoğlu ise, kapıyı pazarlığa açık bırakan bir beyanda bulundu. Belki bu konuda gayri-resmi denen resmi temaslar bile yapılmıştır.
Doğaldır, toprak kazanmak her devletin iştahını kabartır. Musul’u İngiltere’nin bir oyunu neticesinde 1920’lerde kaybettiğimiz, nüfusunun bir kısmının Türklerden oluştuğunu düşündüğümüz, petrolün değerini hesapladığımız zaman iştah daha da kabaracaktır. Üstelik ilhakı oldu bittiyle meşrulaştırabilecek iddiaların da piyasaya sürülmesi zor değil.
Zamanın BM’si Milletler Cemiyeti tarafından 16 Temmuz 1925’de Musul’un geleceğinin tayinine ilişkin hazırlanan bir raporda, Kürtlere özerklik sağlanmazsa halkın Araplar yerine birleşmek için Türkleri seçebileceği belirtilmişti.
Gerçi bu raporun ardından çok şey oldu, ama yine de ilhaka meşruiyet kılıfı dikmek isteyenlere zemin hazırlayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten niyet bozulduktan sonra kılıf bulmak kolay. Tarih kullanabileceğiniz referanslarla, demografik yapı sayısız imkanlarla dolu. Fakat sorun kılıf bulmaktan ziyade ilhakı dünyaya kabul ettirebilmekte ve kendi iç yapımıza sindirebilmekte.
Doğrusu ben hiçbir bölge ülkesinin bir Arap toprağının Türkiye tarafından işgal ve ilhak edilmesine sevineceğini sanmam. Bölgesel tepki şiddetli olacaktır. Avrupa ile de ilişkilerimiz ciddi bir şekilde zarar görecek, üyelik sürecimiz darbe yiyecektir. AB’nin kayıtsız kalacağına güvenenlere Yunanistan’ın da AB üyesi olduğunu hatırlatmak isterim. Türkiye böyle bir maceraya atıldığı takdirde bölgedeki tek dostu İsrail, dünyadaki tek destekçisi ise Amerika olacaktır.
Ayrıca ilhak ettiğiniz nüfusun etnik kompozisyonu, bağımsızlık özlemleri, federasyon beklentileri Türkiye’nin kendi içinde yaşadığı sorunlara sorun katacak nitelikte. Bizim görünebilir bir gelecekte federasyon fikrini içimize sindirmemize ne imkan var, ne de gerek. Kaldı ki, bir yerlere müdahale etmekle, kontrol etmek farklı şeyler. Sınırla sayıda askerle Kuzey Irak’ı işgal edebilirsiniz. Fakat kontrolünüzü yerel halka rağmen sürdürmeniz çok daha fazlasını gerektirir.
Kısacası Kuzey Irak’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmamız işten değil. Böylesi bir teşebbüsten karlı çıkan tek ülke İsrail olur. İsrail kendisine kayıtsız şartsız bağımlı bir müttefik kazanır. Türkiye ise yeniden kaosa sürüklenir. PKK hortlar, ülkenin toprak bütünlüğü tehlikeye girer.
Doğrusunu isterseniz İsrail’in dahi bölgede bu kadar istikrasız isteyeceğini sanmam. Amerika’nınsa Türkiye’nin başını böylesine belaya sokmaktan, Arap ülkelerini karşısına almaktan ne kazanacağını kestirmek çok zor. İnsan ister istemez “Değer mi?” diye düşünüyor.
Ama yine de Türkiye, Amerika’nın iç politikası ya da global stratejisinden kaynaklanan nedenlerle müdahaleyi Irak’a taşıyabileceğini, kendisinin itirazlarının göz ardı edilebileceğini dikkate almak durumunda. Ne de olsa borcumuzla, harcımızla, Kıbrıs’ımızla Amerika’ya kuyruğumuzdan bağlıyız. Ankara önceliği Irak’a yapılacak müdahaleyi engellemeye verirken gelişmeler karşısında da hazırlıklı olmak zorunda.
Ancak statükonun sarsılmasından, haritanın değişmesinden ne yaparsak yapalım zararlı çıkacağımızı unutmamak kaydıyla. Bu yüzden Türkiye’yi yönetenlerin ve dış politika elitinin Irak konusunda esnekliği bir kenara bırakmalarında, yanlış anlaşılabilecek beyanlardan kaçınmalarında büyük yarar var. Çünkü şimdiden yanlış anlandılar bile. İnanmıyorlarsa 26 Kasım tarihli International Herald Tribune’da David Ignatius’un yazısını okusunlar...
|
|
 |
|