|
 |
|
AGSK nedir? Ne işe yarar? Ne kazandırır? Ne kaybettirir?
Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği (yani AGSK) bir NATO içi kısaltma. Tarihsel olarak bakıldığında Avrupa devletlerinin kendi güvenliklerini sağlamada daha fazla sorumluluk almaları ile neredeyse eş anlamlı kullanılıyor. Kast edilen şey AB ülkelerinin güvenliklerini NATO dışında aramaları değil. “Dünya jandarmalığı” için ABD’ye daha fazla yardımcı olmaları.
Ama aynı şeyi Avrupa ülkeleri açısından söylemek zor. Fransa başta olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri açısından AGSK İttifak içindeki Amerikan hegemonyasının dengelenmesi çabasına verilmiş bir ad. Yük paylaşımından çok yetki paylaşımını ifade ediyor.
Bunun AB içindeki yansıması ise ODGP yani Ortak Dış ve Güvenlik Politikası. Tarihi epeyce eskilere dayanıyor. Fakat hayata geçebilmesini Soğuk Savaş’ın bitmesine borçlu. Şimdilerde, ODGP bir başka kısaltmayla birlikte kullanılıyor. O da 1998’de tedavüle giren AGSP, yani Avrupa Savunma ve Güvenlik Politikası.
Ayrımın semantiğin ötesinde olması iki farklı kurum içindeki gelişmelerin farklı kısaltmalarla özetlenmesinden kaynaklanıyor. Ayrıca bu ayrım Türkiye açısından da önemli. Bizim etkimiz AGSK ile sınırlı. ODGP’nın ya da AGSP’nin kendine özgü dinamikleri var. Başka bir deyişle biz gerçek sorunu değil, sorunun yansımasını, gölgesini etkilemeye çalışıyoruz.
Bu işin tarihçesi genellikle 1950’li yıllara ve Kore Savaşı’nın yarattığı konjonktürde Almanya’nın silahlandırılması gündeme geldiğinde ortaya atılan Avrupa Savunma Topluluğu (EDC) projesine dayandırılır. Ama kısa süre içinde NATO’nun kurulmasına yol açan ve BAB’ın temellerini oluşturan 17 Mart 1948 tarihli Brüksel Antlaşmasını da unutmamak gerekir.
EDC projesinin amacı Almanya’nın potansiyelinden yararlanıp ABD’nin yükünü hafifletirken Almanya’nın bir kez daha Avrupa’nın başına bela olmasının önüne geçmektir. Fransa Başbakanı Pleven tarafından ortaya atılan bu projeyle ortak bir Avrupa ordusunun kurulması, bunun demokratik yöntemlerle seçilmiş bir Avrupa otoritesinin kontrolüne bırakılması öngörülmüştü.
1953’de bu projeye siyasal kimlik de kazandırılmaya çalışıldı. Fakat 30 Ağustos 1954’de Fransız Parlamentosu’nun projeye “hayır” demesi bütün hayalleri suya düşürdü. Avrupa, ortak ordu kurma projesini gerçekleştirmek için yaklaşık 50 yıl beklemek zorunda bırakıldı.
Ama aynı yılın Eylül ayında Londra’da bir araya gelen 1948 tarihli Brüksel Antlaşması’na taraf 5 ülke Almanya ve İtalya’yı da aralarına almayı kararlaştırdılar. Bir ay sonra da Paris’te 1987’ye kadar unutulan ve artık fiilen tarih olan Batı Avrupa Birliği örgütü kuruldu.
İkinci deneme 1960’lı yılların başında gerçekleşti. Ancak sadece bir deneme olarak kaldı. Fouchet Planı olarak bilinen Fransız inisiyatifi AET üyesi ülkeler tarafından NATO’yu zayıflatacağı endişesiyle reddedildi. Bu planın hedefi dış politikada Avrupa’nın tek sesli olmasını sağlamak, savunma stratejilerini koordine etmek ve tabii ABD’den bağımsız politika izleyebilme yeteneğine kavuşmaktı.
Daha sonra 1969’daki Lahey Zirvesi’nde AET üyesi 6 ülke siyasi işbirliğinin gerekli olduğunu söyledi ve bir yıl sonra da Lüksemburg’da Davignon Raporu’nu kabul ederek Avrupa Siyasi İşbirliği’nin (EPC) temellerini attılar. Bu kez amaç daha mütevazıydı. Altı ülke belli başlı dış politika konularında karşılıklı anlayışı ve dayanışmayı arttırmayı hedeflediler. 1973’de yapılan toplantıların sayısının çoğaltılması kararlaştırdılar.
1983’de ise güvenliğin askeri olmayan boyutu da EPC platformunda tartışılabilecek konular arasına katıldı. Ancak zaman içinde EPC üyeleri tatmin etmez hale geldi ve Batı Avrupa ortak dış ve güvenlik politikası geliştirmek için siyasi işbirliğinin yollarını aradı. Derken 1992’de Maastricht Antlaşması ile ODGP kuruldu ve 1997’de imzalanan Amsterdam Antlaşması ile de güçlendirildi.
Tüm bu “kurumsal” gelişmenin ötesinde bir başka değişim de Britanya’da yaşandı ve iktidara gelen İşçi Partisi Hükümeti’nin Başbakanı Tony Blair ülkesinin yıllardır karşı çıktığı AB’nin güvenlik ve savunma alanında rol oynamasına Aralık 1998’de yeşil ışık yaktı. Saint Malo’da bir araya gelen İngiltere ve Fransa 1954’de tarihe gömülen Avrupa Savunma Topluluğu projesini hayata döndürecek adımı attı.
İngiltere ve Fransa yaptıkları açıklamada AB’nin uluslararası alanda rol oynayabilecek duruma gelmesinin önemine, bağımsız hareket edebilmesi için ciddiye alınabilecek bir güç oluşturulmasının gereğine işaret etti. Haziran 1999 Köln Zirvesi’nde ise AB üyeleri Saint Malo kararlarını benimsediler, Petersberg görevleri olarak bilinen çatışma önlenmesi ve kriz yönetimine yönelik bir müdahale gücünün oluşturulması için Genel İşler Konseyi’ni yani Dışişleri Bakanlarını görevlendirdiler.
Nihayet Türkiye’nin adaylığının tescil edildiği Helsinki Zirvesi’nde de bu gücün niteliğini ve niceliğini belirlendi. Kurulacak güç sınırlarının 4 bin kilometre uzağındaki bir krize 60 gün içinde müdahale edip, en az bir yıl orada kalacak şekilde hazırlanacak 50-60 bin kişiden oluşacaktı. Geçtiğimiz yıl 20 Kasım’da ise bu güç 400 uçak ve 100 savaş gemisinin desteği de dahil olmak üzere kağıt üstünde oluşturuldu. Türkiye de bu güce istekleri yerine getirilirse, basının yalancısıyım, 6 bin kişilik bir katkıda bulunacağını taahhüt etti.
Ancak bilindiği gibi Türkiye’nin istekleri kabul edilmedi. Türkiye de iki hafta öncesine kadar bu gücün kurulabilmesi için NATO’nun planlama yeteneklerine güvenceli erişim sağlanmasına engel oldu. Ne hikmetse bir Cumartesi sabahı Başbakan Bülent Ecevit uzlaşmaya vardığımızı açıkladı ve Türkiye aniden AGSP politikasını değiştirdiğini dünyaya ilan etti. Ankara, 1999 Washington Zirvesinde verilen sözler yerine getirilmezse AB’yi NATO’nun planlama yeteneklerinden yararlandırmam demekten vazgeçti.
Bunun üstüne hepimizi bir merak saldı. Oturup çarşaf çarşaf yazılar yazdık. “Türkiye durup dururken niye AGSP ısrarından vazgeçmiştir?” dedik. “Acaba Amerikalılar mı baskı yapmıştır?” “IMF’den para alamayız mı diye korkulmuştur?” “Yoksa AB’den bir taviz mi kopartmışızdır?” “Yani bu işten karlı mı, yoksa zararlı mı çıkmışızdır?”
Ne yazık ki şimdiye kadar yapılan açıklamalarla Türkiye’nin bu pazarlıktan ne kazandığını, ne kaybettiğini anlamak mümkün değil. Ben oldum olası pazarlığın Türkiye’nin AB üyeliği için yapıldığını düşünmüştüm. Hala da öyle düşünüyorum. AGSK ile Kıbrıs sorunlarının eş zamanlı çözüm yoluna girmesi kapalı kapılar ardında Türkiye’nin adaylık statüsünün yükseltilmesi için bir pazarlık yapıldığı izlenimi veriyor.
Üstelik Laeken Zirvesi’nden çıkacak kararların haklı olduğumu göstereceğini umuyorum. Ama diğer yandan Yunanistan’ın yaptığı itirazlar da AGSK için koparttığımız gürültünün kendi içinde hiç de haksız nedenlere dayanmadığı intibaını güçlendiriyor. Keşke devletimiz halkına güvense de bizi doğru dürüst bilgilendirse. Özet ve kırıntı bilgi yerine mutabakat metnini verse. Ne de olsa Bakanlığın koskoca bir web sayfası var...
|
|
 |
|