|
 |
|
ABM sizlere ömür...
Tora Bora, Filistin, Laeken ve bin Laden haberleri arasında kaybolsa da geçtiğimiz hafta dünya politikasını derinden etkileyecek bir gelişme yaşandı. George W. Bush 1972 tarihli ABM (Anti-Balistik Füzeler) antlaşmasından tek taraflı olarak çekileceklerini açıkladı.
Bilindiği gibi, ABD ile SSCB arasında 26 Mayıs 1972’de Moskova’da imzalanan ABM Antlaşması tarafların nükleer silahlara karşı kendilerini koruyacak silah sistemleri geliştirmemeleri ve böylece nükleer silah kullanmaya kalktıklarında kendilerini de yok edeceklerini bilmeleri mantığı üstüne oturmuştu.
Bu antlaşma sayesinde nükleer silahlar sadece caydırıcı amaçlar için kullanılmış ve silahsızlanma antlaşmalarının imzalanabilmesi sağlanmıştı. ABM’e göre taraflar, başkentleri ve birer stratejik füze üssünü anti-balistik füzelerle koruyabilecekti. 1974’de imzalanan Protokol ile korunabilecek yer sayısı bire indirildi.
Nükleer terör dengesini koruyan ve bizim bir nebze olsun rahat uyumamızı sağlayan ABM antlaşmasına ilk darbeyi Bush’dan önce az daha Reagan vuracaktı. 23 Mart 1983’de Reagan uzun menzilli füzeleri uzayda yok edebilecek bir proje üstünde çalışıldığını dünyaya ilan etti. Yıldız Savaşları olarak hafızamıza kazınan bu proje, Amerika’ya doğru yola çıkan nükleer füzeleri dört aşamada yok etmeyi öngörüyordu.
Yapılan hesaplar kalkış anından, başlıkların atmosfere girişine kadar geçen süre içinde füzelerin % 94’ünün yok edileceğini göstermekteydi. Bu da SSCB’nin ABD’ye 5000 füze göndermesi durumunda en az 300’nün isabet kaydedeceği anlamına gelmekteydi. Bir tek nükleer başlığın patlaması bile bir şehri dümdüz etmeye ve içinde yaşayan hemen herkesi öldürmeye fazlasıyla yettiği için bu dahiyane projeden vazgeçildi.
Clinton yönetiminde ise askeri endüstriyel kompleks daha parlak bir fikir ortaya attı ve kurulacak sistemin sadece sınırlı sayıda füze sahibi yaramaz devletlerden gelecek saldırılara karşı kurulmasını önerdi. Önceleri Amerikan topraklarına yerleştirilecek 100 avcı füzenin bu işe yeteceği söylentileri ortalıkta dolaşırken, zamanla olayın boyutları büyüdü; uçaklara lazer silahları, gemilere ve bizim gibi ülkelere anti-balistik füzeler konuşlanacağı iddia edildi.
Henüz Füze Kalkanı için hangi teknolojinin kullanacağı netlik kazanmadıysa da, Amerika’ya atılacak füzelerin kalkış aşamasında ve/veya başlıklar taşıyıcı füzelerden ayrıldıktan sonra vurulması üstüne planlar yapıldığı biliniyor. Avcı füzelerin Amerikan topraklarına yerleştirilmesi halinde ABM Antlaşmasının bir şekilde hayatta kalması mümkün. Ama o zaman da Washington’un kuracağı kalkanla müttefiklerini koruması mümkün değil. Müttefikleri korumaya kalktığında ise bence ABM cinsi bir antlaşmanın pek anlamı kalmıyor.
Şimdilik nükleer caydırıcılık ve silahsızlanmanın üstüne oturduğu bu antlaşmadan Amerika’nın çekileceğini açıklamasına gösterilen tepkiler sınırlı. Ruslar bekliyorduk anlamına gelecek şeyler söyledi. Çin biraz daha şiddetli tepki gösterdi. Kuzey Kore kendini savunmaya her daim hazır olduğu yönünde açıklama yaptı. Daha önce tepkisini belli eden Fransa ve Almanya’dan ise bu yazı kaleme alındığı saatlerde kayda değer bir reaksiyon gelmemişti.
Ancak tepkilerin sınırlı olması bundan sonra da sınırlı olacağı, silahlanma yarışının başlamayacağı anlamına gelmiyor. Anlık reaksiyonlar kimseyi yanıltmasın. Şu anda ne Rusya’nın, ne de Çin’in bu gelişmeyi durdurabilecek gücü yok.
Ülke içi muhalefetin sağduyusuna hitap etmeye kalkmak ise anlamsız. O sağduyu 11 Eylül ertesinde köreldi, en azından sesi kısıldı. Yaramaz devletlerden gelebilecek saldırılara karşı ülke savunmasında gedik bırakmak Amerika’da vatana ihanetle eş anlamlı. Tek tük çıkan seslerin de etkili olabilmesi çok zor.
Üstelik Moskova bu kararı yumuşatmanın hala mümkün olduğunu düşünüyor. Ruslar ABM antlaşmasının ruhunu hayatta tutacak bir düzenlemenin yapılabileceği, Clinton yönetimi tarafından kendilerine önerilen değişikliklerin hayata geçirilebileceği inancını taşıyor. Başka bir deyişle Moskova’nın umudu ABM’de değişlik yapılmasına razı olup, Füze Kalkanı projesinin sadece yaramaz devletlerden gelebilecek sınırlı çaplı saldırılara karşı kurulmasını sağlamak.
Ayrıca Putin’in teknolojik sorunlar nedeniyle Rusya’nın caydırıcılığını ortadan kaldıracak şekilde hayata geçirilmesinin zaman alacağı tahmin edilen bu proje yüzünden Batı ile ilişkilerini zedelemek istemediği söyleniyor. Gerçekten de, Yirmiler NATO’sundan bahsedildiği bir dönemde, yani Rusya’nın kendine karşı kurulmuş Batı İttifakına neredeyse üye kaydedileceği günlerde, caydırıcılık elden gidebilir diye kıyamet kopartmak anlamsız.
Fakat uzun dönemli olarak bakıldığında caydırıcılığa dayalı sistemin çökmesi demek dünyada fiilen tek bir devletin hegemonyasına razı olmak demek. Doğrusu ben buna bırakın Rusya ve Çin’i, Avrupa’nın bile razı olacağını zannetmiyorum. Mesleki deformasyon olabilir, ama tane sayımına yönelik silahsızlanma antlaşmaları yapılsa dahi hazırlıklar gizli gizli sürdürülecek, silahlanma yarışı teknolojik düzeyde hızlanacak, yeni yeni bölgesel ittifaklar kurulacakmış gibime geliyor...
|
|
 |
|