|
 |
|
Post-Huntingtonian Bir Dünyaya Doğru
Önce insan vardı. Hayatta kalmak için savaştı. Sonra ailesini korudu, derken soyunu, köyünü, şehrini. Zamanla birileri ona inancını da koruması gerektiğini söyledi. Korudu: İnancı uğruna sorgusuz sualsiz milyonlarca, hatta milyarlarca insanı öldürdü. Son büyük savaşını da 1618-1648 yılları arasında verdi. Katolikler ve Protestanlar Avrupa’nın altını üstüne getirdi.
Derken devletler sistemi kuruldu ve akıl giderek inancın önüne geçti. İnsanlar hala inançları uğruna ölüme gönderilse de, kararlar inançlar göz önüne alınarak verilmiyordu. Artık devletler duygularıyla değil akıllarıyla, dünya dengelerindeki değişiklikleri doğru değerlendirmeleriyle ayakta kalabiliyordu.
Etnik ya da dini farklılıklardan dolayı yine de milyonlarca insan öldü. Çünkü ulus devletlerin kurulması ancak etnik temizlikle, göçle ve soykırımıyla gerçekleşti. Avrupa’nın ortasında insanlar sadece başka bir inanca sahip olmaları yüzünden gaz odalarına kondu. Dine dayalı devletler oluştu. İran’da İslam devrimi yaşandı. Bosna’da, Ruanda’da gözümüzün önünde, canlı yayında insanlar vuruldu.
Ama akıl hep oralarda bir yerlerdeydi. Cinnet geçirsek de sonunda ayaklarımız yere bastı, daha büyük trajedilerin yaşanmasını önledik. Devletler inançlar etrafında birleşmekten inatla kaçındı. İrrasyonel inanç rasyonel politikanın aracı olarak kullanıldı. Fakat şimdi aklın inanca indirgenmesi tehlikesiyle karşı karşıyayız.
11 Eylül’de yaşanan trajedi dünyanın en güçlü devletinin kollektif aklını zorluyor. Dünya dinle tanımlanan medeniyetler aksında bölünmeye doğru gidiyor. Bir türlü çözülemeyen Filistin sorunu, Müslümanların Hıristiyan Batı karşısında hissettiği eziklik, sömürgeciliğin mirası, terörizm, pervasız müdahalecilik ve daha pek çok neden parçalanmayı körüklüyor.
Üstelik ortada medeniyetler aksının her iki tarafındakilerce de kutsal kabul edilen bir metin var. 1993 yazında Foreign Affairs’de yayınlandığından bu yana sayısız eleştiriye uğramış olsa da, siyasi cazibesinden hala bir şey kaybetmiş değil. Bize medeniyetler arasındaki fay hatlarının geleceğin muharebe hatlarını teşkil edeceğini söylüyor. Huntington, Batı ve diğerlerine hazırlıklarını buna göre yapmalarını öğütlüyor.
Bizim gibi iki arada bir derede olanlara da “bölünük ülkeler” yaftasını yapıştırıyor. Liderlerinin tipik bir şekilde “kervana katılma stratejisi” izlediği, ama halkının kültür ve geleneğinin Batılı olmadığı bu ülkeler konusunda karamsar. Açıkça ifade etmese de onların Batı içinde yer alamayacağına inanıyor. Hatta Rusya’nın parçalanacağını söylüyor.
Huntington’ın cazibesi analizinin derinliğinden ya da entelektüel yeteneğinden çok sığlığından, kolay anlaşılabilirliğinden, gündelik hayattan verdiği örneklerden kaynaklanıyor. 1989’da tarihin sonunun geldiği iddia edildiğinde, tüm olan bitene rağmen tarihin sonunun neden geldiğini anlamak ancak Hegel’i ve onun özel bir yorumunu öğrenmekle mümkündü. Oysa Huntington bize hepimizin kolaylıkla anlayabileceği ve Bosna’ya, Karabağ’a bakarak sınayabileceği bir teori verdi.
Huntington’ı kavramsal düzlemde yalanlamak, kendi içindeki tutarsızlıkları yüzüne vurmak kolay. Zor olan sıradan insana, karar vericiye medeniyetlerin çatışmayacağını, ittifakların dinsel bazda kurulmayacağını anlatabilmek. Bunun için İsmail Cem’in siyasi inisiyatifiyle gerçekleşen AB ve İKÖ’nün İstanbul buluşması çok önemli. İnsanlar medeniyetlerin buluşabildiğini, konuşabildiğini, aidiyetlerinden doğduğuna inandıkları sorunlarına çözüm üretilebildiğini görmeli. Aklın inancı bir kez daha yenmesi sağlanmalı.
Doğal olarak tek bir buluşmayla teorileri çürütmek, medeniyetlerin çatışmayacağını ispatlamak imkansız. Ama eğer bu buluşmalar kurumsal hale getirilebilirse, zaman içinde AGİT benzeri bir yapıya kavuşturulursa, sorunların aşılması, hatta “medeniyet” düşüncesinin bile tıpkı Doğu-Batı ikilemi gibi küresel etkileşim içinde eritilmesi mümkün olur.
Tabii tüm bunların dışında Türkiye bu işten büyük yarar görür. İstanbul adı Helsinki gibi bir süreçle özdeşleşir. AB’nin kapıları açılır. Alman Hıristiyan Demokratlar, Avusturyalı ırkçılar, Fransız faşistler Kopenhag ya da başka kriterleri bize karşı silah olarak kullanamaz. Türkiye Ortadoğu’da ve Orta Asya’da şimdikinden çok daha farklı bir rol oynar. Silahının ağırlığı yerini sözünün etkisine bırakır.
|
|
 |
|