10 Şubat 2012
Pazartesi
English
yenibir.com
Genç Hürriyetim
Agora
Gündem
Avrupa Birliği
Dünya
Ekonomi
Spor
Yaşam
Teknonet
Tüm Haberler
Yazarlar
Kültür Sanat
Magazin
Özel Dosyalar
Hava Durumu
Astronet
Televizyon

HÜRRİYET EKLER
Bilim
e.yaşam
Otoyaşam
Seyahat
Pazar
Cumartesi
Cuma
Kelebek
Mobil Hürriyetim
Arşiv Arama
Bize Ulaşın
Reklam

Arap Zirvesi’nin Ardından

Maceralı başlayan Beyrut Zirvesi 22 ülkenin üstünde anlaştıkları Suudi planının kabulü ve Kuveyt ile Irak’ın barışmasıyla sona erdi. Bilindiği gibi Suudi planı yeni bir şey içermiyor. İsrail’in 1967 sınırlarına çekilmesi, Doğu Kudüs’ü içine alan Filistin devletinin kurulması, mülteci sorunun çözülmesi karşılığında barış teklif ediyor. Planın görünürde getirdiği tek yenilik isteklerinin yerine getirilmesi karşılığında Arap ülkelerinin İsrail’i top yekun tanımayı taahhüt etmesi. Barış olursa İsrail’i zaten sonunda tanımak zorunda kalacak olan Arap ülkelerinin önerdiği bu planın İsrail açısından herhangi bir cazibesini olduğunu söylemek zor.

İsrail 1967 sınırlarına tamamen çekilmeyi, Doğu Kudüs’ü terk etmeyi göze aldıktan sonra çözüm çoktan bulunurdu. Mesele İsrail’i, özellikle de Şaron yönetimindeki ve her gün intihar bombacılarıyla sarsılan İsrail’i 1967 sınırlarına dönmeye ikna etmekte. Araplar bu işi kurmayı planladıkları komite aracılığıyla Amerika ve Rusya’nın yapabileceğini düşünüyor. Ama bu zamana kadar bir şey yapmayan ya da yapamayan Amerika ve Rusya neden şimdi yapacak onu bilmiyoruz.

Kaldı ki plan da hiç yeni değil. 6-9 Eylül 1982’de Fas’ın Fez kentinde gerçekleşen 12. Arap Zirvesinde de yine Suudiler tarafından hazırlanan buna benzer bir plan kabul edilmişti. Fez Planı da İsrail’in 4 Haziran 1967 sınırlarına geri dönmesini ve bu topraklarda başkenti Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını öngörüyordu. Planın 7. maddesinde bölgedeki bütün devletlerin barış ve güvenlik içinde yaşamasının BM tarafından garanti edilmesi isteniyordu.

Evet, Fez Planı’nda İsrail’in adı geçmemekte ve İsrail’in varlığı açıkça tanınmamaktaydı. Ancak “bölgedeki bütün devletler” deyimi İsrail’i de içine almaktaydı. Ayrıca 1967 savaşından sonra herkes Arapların derdinin İsrail’i ortadan kaldırmak olmadığını biliyordu. Fakat barış yine de sağlanamadı ve sorun günümüze kadar sarktı. Zaten Arapların epeydir kabul ettiği BM Güvenlik Konseyi’nin 22 Kasım 1967 tarihli 242 sayılı kararı da aynı nitelikte tavsiyeler içeriyor.

Ama yine de bir ümit var. İsrail sözcülerinin yaptıkları açıklamalardan kapıyı bu kez tam olarak kapatmadıkları anlaşılıyor. Eğer prensiplerini okuduğumuz Suudi planı kapsamlı bir antlaşmanın müzakere zeminini oluşturmak amacıyla ortaya konduysa, İsrail’in ve Rusya, ABD, AB gibi üçüncü tarafların planı ciddiye alma olasılığı yüksek. Ama eğer plan 1967 sınırlarına tamamen geri dönmeyi ve mültecilerin eski evlerine tekrar yerleşmesini öngörüyorsa, ciddiye alınma olasılığı çok zayıf. İsrail’in özellikle demografik yapısını tamamen değiştirecek bir geriye dönüşe yeşil ışık yakması imkansız.

Buna rağmen, zirve deklarasyonunda mültecilerin dönüşüne kategorik bir çağrı yapılmamış olması ve BM Genel Kurulu’nun 11 Aralık 1948 tarihli 194 sayılı kararına atıfta bulunulması Arap tarafının da mülteciler sorununun çözümünde kapıyı açık bıraktığını gösteriyor. Çünkü 194 sayılı karar sadece geriye dönüşü değil, aynı zamanda geri dönemeyenlere tazminat verilmesini de öngörüyordu. Zaten 1949 yılının Mayıs ve Temmuz aylarında Lozan’da yapılan çalışmalarda da uzlaşmaya varılamamasına rağmen İsrail’in belli bir miktar mülteciyi ülkesine kabul edebileceği, tazminat meselesinin çözülebileceği belli olmuştu.

Üstelik, Suudi planı 29 Ağustos-3 Eylül 1967’de yapılan Hartum Zirvesi’nde alınan “İsrail’i tanımak yok” kararını açıkça geçersiz kılması açısından da önemli. Ancak bu önemin İsrail tarafından ne kadar takdir edileceği şüpheli. Şimdilik bölgeden gelen haberler pek cesaret verici değil. Ama unutmayalım ki, şiddet sarmalı artık iki taraf için de kabul edilemez boyutlara ulaştı. Bakarsınız birileri insanların yeteri kadar acı çektiğini görüp yenilik getirmese de Suudi planı temelinde bir barış için kolları sıvar.

Sıvamazlarsa, Beyrut Zirvesi tarihe Arap-İsrail barışının temellerinin atıldığı toplantı olmaktan ziyade Irak’a yapılacak müdahalenin önlendiği toplantı olarak geçer. Nihayetinde dünyanın en güçlü devleti bile meşruiyet zemini bu kadar tartışmalı bir müdahaleyi, Arap-İsrail sorunu çıkmaza girmişken, dahası sorunun asıl tarafları barıştıktan sonra gerçekleştirmekte zorlanır...


Ana Sayfa | Son Dakika | Gündem | Dünya | Ekonomi | Spor | Yaşam | Yazarlar
Kültür Sanat | Magazin | Özel Dosyalar | Piyasanet | Hava Durumu | Astronet | Televizyon
İnsan Kaynakları | Arama+Arşiv | Bize ulaşın | Yardım

© Copyright 2012 Hürriyet