10 Şubat 2012
Pazartesi
English
yenibir.com
Genç Hürriyetim
Agora
Gündem
Avrupa Birliği
Dünya
Ekonomi
Spor
Yaşam
Teknonet
Tüm Haberler
Yazarlar
Kültür Sanat
Magazin
Özel Dosyalar
Hava Durumu
Astronet
Televizyon

HÜRRİYET EKLER
Bilim
e.yaşam
Otoyaşam
Seyahat
Pazar
Cumartesi
Cuma
Kelebek
Mobil Hürriyetim
Arşiv Arama
Bize Ulaşın
Reklam

Durum Tespiti

Bu yazı kaleme alındığı saatlerde Batı Şeria’nın neredeyse bütün şehirleri işgal edilmiş, Şaron yönetimi kulaklarını barış çağrılarına tıkamış, çözüm çabaları sonuçsuz kalmıştı. Washington’un 11 Eylül’de körelen gözleri dünyada olan biteni göremediği için BM Güvenlik Konseyi çaresiz toplantılar yapmakta, Kongre Yahudi lobisinin etkisiyle Arafat’a yaptırım uygulama hayalleri peşinde koşmaktaydı.

AB henüz kendini toparlayamamış, teşebbüslere rağmen işgalin durdurulması aşamasına, Beyrut Zirvesi’nden çıkan kararların tartışılmasına geçilememişti. Ramallah, Cenin ve pek çok yerleşim birimi İsrail askerlerinin kontrolünde, Arafat eski bir İngiliz hapishanesinin karanlık bodrumunda tutulmaktaydı.

Avrupa’da Filistin’i desteklemek amacıyla cılız gösteriler yapılmakta, Beytüllahim girişinde barış gönüllüleri tartaklanmakta, Nablus’da Filistinli gençler işgale karşı direnmeye çalışmaktaydı. Arap dünyası kıpırdanmakta, Kahire’deki sokak gösterilerinde Mısır polisi şiddet kullanmaktaydı. Sorunun tırmanması İsrail’in Hizbullah bahanesiyle bir kez daha Lübnan’a girmesi, hatta Suriye ile çatışması işten değildi.

Kısacası 4 Nisan 2002 Perşembe günü itibarıyla bölgenin durumu iç karartıcıydı. Herkes gözünü Amerika’ya dikmiş harekete geçmesini, İsrail’i önce çekilmeye, sonra da barış masasına oturmaya ikna etmesini bekliyordu. Bush’un konuşmasını anlamlandırmaya, Zinni’nin çabalarının, Powell’in yapacağı açıklanan ziyaretinin göstermelik olup olmadığını anlamaya çalışıyordu.

Türkiye ise tam olarak iki arada bir derede kalmanın sıkıntısını yaşıyordu. Bir yandan Filistin sorununa sempati ile bakan kendi kamuoyunu teskin edecek tedbirler almaya ve aynı zamanda Arap dünyasını küstürmemeye çalışırken, diğer yandan uzun dönemli işbirliği geliştirmeye niyetlendiği İsrail’i kızdırmamaya, Yahudi lobisini karşısına almamaya özen gösteriyordu. Ecevit ve Cem içi boş sert açıklamalarla durumu idare etmeye çalışırken, muhalefet tank ihalesinin askıya alınmasını istiyordu.

Türkiye İsrail’den çok kendisine zarar vereceğini düşündüğü bu ihale işini askıya almaktansa yakında yapılacak bir ortak tatbikata İsrail’in katılmasını istemediğini açıkladı. Büyük bir olasılıkla İsrail uçaklarının Konya semalarında gerçekleştirilecek tatbikata yaptığı müdahale nedeniyle katılması zaten mümkün olmayacaktı.

Ama olsun. Tıpkı Ağustos 1990’da BM Güvenlik Konseyi’nin Irak’a koyduğu ambargo öncesinde atik davranıp petrol boru hattının vanasını kapattığımız gibi, bu kez de atik davranıp İsrail ile ortak tatbikatı erteledik ve dünya kamuoyu nezrinde puan toplamak imkanına kavuştuk.

Fakat bu kadarının Türkiye kamuoyunu tatmin edip etmeyeceği belli değil. Pek çok insan Filistin sorununu onur meselesi olarak görüyor. İsrail işgalini, Arafat’ın kişiliğinde kendi kimliklerinin aşağılanmasını içine sindiremiyor. Çaresizlik beraberinde öfkeyi getiriyor. Öfke ise dışarıya Anti-Semitizm, yani Yahudi düşmanlığı ve Batı karşıtlığı olarak yansıyor. Sorunu iç siyasete tahvil etmek isteyenlerin elinde sürekli büyüyor. İsrail’i eleştirmek, Şaron’un pervasızlığını lanetlemek adına ırkçılığa kadar varıyor.

Oysa Türkiye’nin yapabileceği en akıllıca şey bu operasyonu durdurmak için uluslararası bir koalisyon oluşturmaya çalışmak, Washington’u teşvik etmek ve Mısır’ın kendini devreden çıkartmasıyla açılan boşluğu doldurmak. Bundan daha fazlası yapması çok zor. Arapların, Rusların, Avrupalıların yapamadığını Türkiye’den beklemek haksızlık.

Üstelik Türkiye’nin en büyük şansı iki tarafla da ilişkilerini sürdürebilmesi ve her iki tarafın çıkarlarına karşı adil davranabilmesi. Çırağan Sarayı’nın barışa ev sahipliği yapması ancak, elimizden geldiğince her iki tarafa karşı eşit mesafede durmakla mümkün.

Evet, Filistin halkının neredeyse bir yüzyıldır acı çektiği, topraklarını, evini, çocuklarını kaybettiği doğru. Fakat tarihle hesaplaşarak bir yere varılmasına da imkan yok. Eski defterler açılırsa, dünya düzeni altüst olur. Kimse rahat yüzü görmez. Herkes birbirinden toprak ister, intikam peşinde koşar.

Zaten Filistin halkının büyük bir çoğunluğu ve Beyrut Zirvesinden bu yana 22 Arap ülkesinin tamamı İsrail devletinin var oluş hakkını tanımakta, sadece İsrail’in 4 Haziran 1967 sınırlarına çekilmesini istemekte. Araplardan daha fazla Arap olmak, bazılarımızın yaptığı gibi İsrail devletinin varlığını sorgulamak anlamsız. Sorunu ırkçılık ve din düşmanlığına indirgemek ise düpedüz aptallık...

Ana Sayfa | Son Dakika | Gündem | Dünya | Ekonomi | Spor | Yaşam | Yazarlar
Kültür Sanat | Magazin | Özel Dosyalar | Piyasanet | Hava Durumu | Astronet | Televizyon
İnsan Kaynakları | Arama+Arşiv | Bize ulaşın | Yardım

© Copyright 2012 Hürriyet