|
 |
|
Kendini aşmak
Uluslararası ilişkiler öğretisindeki hakim yaklaşım devletlerin rasyonel olduklarını varsayar. Çünkü rasyonel olmayan, çıkarlarının nerede yattığını göremeyen, sebeple sonuç arasındaki bağlantıyı doğru kuramayan, hedefine ulaşmak için uygun araçları kullanamayan devletler başarısızlığa mahkumdur. Tarihe baktığımızda bunun sayısız örneğini görürüz. Günümüzde güçlü diye adlandırılabilecek devletlerin tamamı zamanında verilmiş rasyonel kararların ürünüdür.
Fransa’yı Fransa yapan Richelieu’nün, Almanya’yı Almanya yapan ise Bismarck’ın rasyonalizmidir. Eğer 1618-1648 yılları arasında bütün Avrupa’yı kavuran Otuz Yıl Savaşları’nda Fransa’nın başında Richelieu olmasaydı, Fransa Protestanlar yerine din kardeşi Katolikleri destekler ve kendi ölüm fermanını imzalardı. Benzer şekilde Bismarck bahaneler bulup Danimarka, Avusturya ve Fransa ile savaşmasaydı Almanya 1871’de biraz zor birleşirdi. Belki de bugün tarih sahnesinde ikiden çok Alman devleti olurdu.
Birkaç istisna dışında bizim de çok akıldışı davrandığımızı söyleyemeyiz. Hatta yapılan çalışmalar gerek imparatorluk, gerekse cumhuriyet döneminde diplomasinin ziyadesiyle akılcı davrandığını, 1774’den bu yana bir büyük devleti diğerine karşı kullanmak konusunda engin bir beceri geliştirdiğini göstermektedir. Türkiye özellikle coğrafyasından kaynaklanan gücünü toprak bütünlüğünü korumak ve Hatay örneğinde olduğu gibi genişlemek için başarıyla kullanmıştır.
Türkiye’nin önündeki en büyük engel her zaman kendisidir. İmparatorluk döneminde ordusunu geliştirmek için atamadığı adımlar çöküşünü hızlandırmış, yönetimin islami anlayışa dayanması gereği hikmet-i hükümet ile çelişmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki köklü, bazen de şiddete dayalı laikleşme deneyimi rasyonelleşmeyi de getirmiş, Türkiye dış politikasında pek çok başarıya imza atmıştır. Tüm baskılara ve hukuki taahhütlere rağmen İkinci Dünya Savaşı’nın dışında kalabilmek bu başarının en açık ispatıdır.
Ancak ne yazık ki, kuruluş döneminin akılcı pragmatizmi ideolojiye dönüştükten sonra Türkiye tıpkı imparatorluk dönemindeki gibi kendi ayağına basmaya başlamış, yapamadığı reformlar yüzünden geride kalmıştır. Kuruluş ideolojisine verilen referanslarla bugünü açıklama teşebbüsleri halkçılık adına popülizm yapan siyasetle birleşince pek çok sorun çözülememiş, tüm dünyanın “Türklere” düşman olduğu iddia edilmiştir. Yakın zamana kadar da kimsenin aklına neden herkesin bize düşman olduğunu sormak gelmemiştir. Şüphesiz bundan siyasiler kadar, basın ve iş dünyası da sorumludur.
Ama neyse ki artık değişmeye başladık. Hala Karen Fogg’un akşam yemeklerinde kime ne dediği manşetlerimize çıksa da, Başbakan Yardımcımız ve Dışişleri Bakanımız AB üyeliğimizi ciddiye alıyor, iş dünyası Türkiye’nin dış politika sorunlarına sahipleniyor, milletvekilleri saçma sapan kurtuluş mizansenlerinin kaldırılmasını istiyor, Ermeni Patriği Ermenistan-Türkiye sınırına ortak anıt dikilmesini öneriyor. Daha yapılacak çok şey olmasına rağmen ben ümitliyim.
Bundan sonra hiçbir siyasetçi sudan nedenlerle kriz çıkartabilmek lüksüne sahip değil. Sivil toplum giderek güçleniyor. Düşünce kuruluşları sorunlara alternatif çözümler üretiyor. Siyaset yeni yüzler, yeni sesler arıyor. Arı Grubu Türkiye’nin 81 ilinden 1000 genci bir araya getirebiliyorsa, merkezde buluşturabiliyorsa Türkiye değişiyor demektir.
Başbakanlarımız da el yazısıyla ya da evlerindeki daktiloyla dış politikaya ilişkin basın açıklaması yapma adetinden vazgeçtiğinde, Türkiye’yi bağlayacak sözleri kullanmadan önce bu işin birinci dereceden sorumlusu Dışişleri Bakanlığı’ndan görüş aldığında, işler çok daha kolaylaşacak. En azında kendileri kırk defa özür dilemek zahmetinden kurtulacak.
Şimdi Türkiye’nin kolektif aklını kullanması gereken en önemli alan AB-Türkiye ilişkileri. Mesut Yılmaz’ın Perşembe akşamı Şarık Tara’nın yemeğinde ısrarla altını çizdiği gibi, Kopenhag kriterlerinin % 90’nını yerine getirmiş Türkiye zaten uygulamadığı idam cezasının kaldırırsa, ana dillerde yayın yasağını bitirirse, uygulaması üç ile inmiş olağanüstü hali sona erdirse, geleceğe daha güvenle bakacak.
Evet belki Kıbrıs sorunu Rum tarafının direnci, adadaki Türkleri azınlık haline dönüştürmek isteği yüzünden yine çözülmeyecek. Belki GKRY bütünleşme yerine AB üyeliğini seçip adanın bölünmüşlüğünü tescil etmek yoluna gidebilecek. Belki de Avrupa siyaset sahnesindeki gelişmeler Türkiye’nin genişleme süreci dışında kalmasına yol açabilecek. Ama hiç olmazsa Türkiye şartlar el verdiğinde ön koşulları yerine getirmiş, müzakereye hazır bekliyor olacak. Yeter ki kendimizi aşabilelim, rasyonel olabilelim...
|
|
 |
|