10 Şubat 2012
Pazartesi
English
yenibir.com
Genç Hürriyetim
Agora
Gündem
Avrupa Birliği
Dünya
Ekonomi
Spor
Yaşam
Teknonet
Tüm Haberler
Yazarlar
Kültür Sanat
Magazin
Özel Dosyalar
Hava Durumu
Astronet
Televizyon

HÜRRİYET EKLER
Bilim
e.yaşam
Otoyaşam
Seyahat
Pazar
Cumartesi
Cuma
Kelebek
Mobil Hürriyetim
Arşiv Arama
Bize Ulaşın
Reklam

Bush’un Önerisi

George W. Bush 24 Haziran Pazartesi günü nihayet beklenen konuşmasını yaptı ve yönetiminin bundan sonra Arap-İsrail sorunuyla daha fazla ilgileneceğini belli etti. Eğer Washington Filistin halkının yeni liderler seçmesi koşulunu abartmazsa, bölgeye barışın gelmesine katkıda bulunabilir.

Çünkü barışın Filistin ayağı için konan parametreler gerçekçi ve taraflarca kabul edilebilir nitelikte. İsrail’in Batı Şeria’da iki yıldır işgal ettiği topraklardan çekilmesini istemesi, yerleşimlere son verilmesini talep etmesi, 1967 sınırlarından ve BM Güvenlik Konseyi’nin 242 ve 338 sayılı kararlarından söz etmesi, Filistin devletini geçiş niteliğiyle de olsa tanıyacağını söylemesi, toprak ve benzeri sorunların çözümü için üç yıllık süre vermesi pek çok Filistinliyi ziyadesiyle memnun etmişe benzer.

Aynı şekilde terörle bağlantısı olanların liderlik yapamayacağını vurgulaması, barış için önkoşul olarak demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü savunan bir Filisin yönetimini koyması, bu yıl sonunda yerel, gelecek yıl içinde de genel seçimlere gidilmesini öngörmesi, mültecileri sorununu atlaması, üstelik bir de 1967 sınırlarından söz ederken kapıyı pazarlığa açık bırakıp güvenli sınırlardan bahsetmesi de İsraillileri tatmin etmişe benzer.

Henüz Washington’un kutsal yerler gibi çetrefilli sorunlar karşısındaki tavrının ne olacağını, müzakere süreci 2000 yılı sonundaki gibi tıkandığında nasıl bir pozisyon alacağını, önerisinin samimimi mi yoksa Şaron’un işini kolaylaştırmak amacıyla mı yapıldığını bilmiyoruz. Belki de Bush’un derdi üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek. Belki de yeni Amerikan yönetimi Filistin sorununun çözümüne katkıda bulunuyormuş gibi yapıp Saddam’ı tepelemeyi düşünüyor.

Ancak, ardında yatan niyet ne olursa olsun göründüğü kadarıyla Bush planının hala iki önemli açığı var ve bu açıklar kapatılamadığı takdirde planın başarı şansı çok az. Her şeyden önce İsrail ve Amerika’daki Yahudi lobisini tatmin etmek amacıyla konmuş Arafat koşulunun ne teoride ne de pratikte yerine getirilmesi kolay değil. 1648’de imzalanan ve devletler arası sistemin temel normlarını koyan Westphalia barışından bu yana bir devletin diğerinin içişine karışması yasak.

BM Şartı’nın 2. maddesinin 7. paragrafında da bu yasak açıkça kabul edilmiş. Bunun günümüzdeki tek istisnası soykırımı ya da insanlığa karşı suç işlenmesi, hatta işlenmeye kalkışılması. Ama o zaman bile müdahale ancak BM Güvenlik Konseyi kararıyla yapıldığında kabul edilebilir nitelik kazanıyor. Aksi takdirde hiçbir devletin diğerinin liderini değiştirmeye ya da değiştirtmeye zorlamaya hakkı yok.

Doğal olarak hakkın olmaması bir şeyin yapılmadığı anlamına gelmez. Devletler kendi beğendikleri liderlerin iktidara gelmesi için yüzyıllardır yapmadıklarını bırakmadılar. Hala da yapmaya devam ediyorlar. ABD’nin Saddam için düşündükleri bunun en uç örneği. Ama emin olun ABD bu konuda yalnız değil. Her devlet elindeki imkanlar ve etkisi nispetinde diğerlerinin iç işlerine karışmaya, olayların akışını bazen kuvvet kullanmaya varan yöntemlerle etkilemeye çalışıyor.

Sorun bu yüzden içişlerine karışmaktan çok karışmayı meşru görmekte yatıyor. ABD, Arafat’ı devirmek ya da yerine başkasını geçirmek için plan yapabilir. Hatta daha önce pek çok yerde tezgahladığı gibi gayri-meşru olmasına rağmen bir darbe bile düzenletebilir. Fakat barış için harcayacağı çabaları, içişlerine karışma şartına bağlayamaz. Bir yandan kendi kaderini belirleme hakkından yani devlet kurmaktan söz ederken, diğer yandan Filistin halkının iradesini görmezden gelemez. Kaldı ki, Arafat’ın yerine geçeceklerin daha radikal, daha milliyetçi, daha İslamcı, daha zalim olmayacaklarının hiçbir garantisi de yoktur.

Bush planının ikinci ve aslında en önemli eksikliği Arap-İsrail sorununu Filistin sorununa indirgemesinden İsrail’in Lübnan ve Suriye ile olan sorunlarına değinmemesinden kaynaklanmaktadır. Evet, tüm bu sorunların temelinde Filistin sorununun olduğu doğrudur. Ancak Suriye’nin beklentileri karşılanmadığı takdirde bölgeye barışın gelmeyeceği, “teröre destek verirseniz bizden değilsiniz” demekle bu işin bitmeyeceği de görülmek zorundadır...

Ana Sayfa | Son Dakika | Gündem | Dünya | Ekonomi | Spor | Yaşam | Yazarlar
Kültür Sanat | Magazin | Özel Dosyalar | Piyasanet | Hava Durumu | Astronet | Televizyon
İnsan Kaynakları | Arama+Arşiv | Bize ulaşın | Yardım

© Copyright 2012 Hürriyet