|
 |
|
Çeçen Sorunu
Pek çoklarına göre Çeçen sorunu 18 yüzyılda Çarlık Rusya’sının bu toprakları ele geçirmesiyle başlar ve günümüze değin sürer. Yine pek çoklarına göre Rusya, Çeçenistan’dan feragat edemeyeceği, Çeçenler de artık genlerine yerleşmiş mücadeleden vazgeçemeyeceği için sorun daha uzun yıllar sürecektir. Bu tarihi ve genetik deterministik görüşe katılsak da katılmasak da sorun daha bir süre gündemde kalacağa, daha da kötüsü etkileri bölgesel boyutta hissedileceğe benzer.
19 Ağustos’taki en az 80 Rus askerinin hayatını kaybettiği helikopter “kazası”, bundan önce de olan ama önemsenmediği için Türk basınının gündemine alınmayan olaylardan sadece biri. Rusları yıpratmaya, kamuoyunu bezdirmeye yönelik benzeri eylemler Çeçenistan’da sıklıkla gerçekleştiriliyor ve Rusya Federasyonu bölgedeki 80 bin kişilik gücüne rağmen eylemleri bir türlü sona erdiremiyor. Üstelik sorun giderek daha fazla bölgesel nitelik kazanmaya başlıyor.
27 Temmuz’da 50-60 kişilik bir Çeçen grubu Gürcistan sınırından 20 kilometre kadar kuzeyde Itum-Kale yakınlarında Rus askerlerine saldırdı ve Ruslar Çeçenlerin Gürcistan’dan geldiğini iddia etti. 3 ve 5 Ağustos’ta Gürcistan toprakları Rus uçaklarınca bombalandı. Daha da kötüsü teslim olan Çeçen savaşçıları Gürcü yetkililer Rusya’ya iade etmeye yanaşmadı.
Kendi derdi başından aşkın Gürcistan’ın büyük komşusu Rusya’nın dertlerine çare olabilmesi imkansız. Gürcistan’ın Çeçenistan sınırını 300 kişilik bir kuvvet “koruyor”. Onların da çoğu yaya ve ellerindeki malzeme yetersiz. Bölgeden gelen haberlerden Gürcü birliklerin son zamanlarda artan Amerikan yardımıyla birlikte biraz daha donanımlı hale geldikleri anlaşılıyor. Yine de Rusların baş edemediği Çeçenlerle Gürcülerin baş etmesini beklemek gerçekçi değil.
Tiflis haklı olarak Rusya’nın sorunu kendilerine ithal etmeye çalıştığını, asıl derdinin Gürcistan’ı kontrol etmek olduğunu iddia ediyor. Buna karşılık Ruslarla işbirliğine yatkın olduğu, herhangi bir Rus müdahalesini haklı çıkartacak nedenlerini ortadan kaldırmak için çalıştığını söylemek de zor. Her ne kadar Çarlık ve Sovyetler Birliği dönemlerindeki gibi işgal şeklinde bir müdahale beklenmese de, Rusya’nın elinde Gürcistan’daki görece istikrarı bozacak yeterli araçlar mevcut.
Gürcistan’ın yeniden Rusya’nın kontrolüne geçmesi ise Türkiye açısından hiç istenmeyen bir gelişme. Türkiye için önemli olan “geleneksel hasmı” Rusya’nın mümkün olduğu kadar sınırlarından uzaklaşması. Bulgaristan ve Romanya’nın NATO’ya girmesini Bulgarların ve Romenlerin kara gözleri için istemiyoruz. Bu ülkeler NATO’ya girebildiği, NATO da Bush’a rağmen ayakta kalabildiği takdirde, Türkiye Kuzeyden gelebilecek tehdide karşı Batı sınırını güvenceye alabilecek. Rus orduları 1878’deki gibi Yeşilköy’e kadar gelir mi diye düşünmemize gerek kalmayacak.
Eğer Kafkas sınırımızı da güvenli hale getirebilirsek, yani Rusya’yı bu bölgeden askeri olarak uzaklaştırabilirsek, Türkiye’nin uzunca bir süre Rusya’dan korkmasına neden kalmaz. Bunun için öncelikle Kafkasya’daki sorunların çözülmesi gerekiyor. Dağlık Karabağ, Abhazya, Osetya, Acarya ve özellikle de Çeçenya sorunları gündemdeyken Türkiye’nin güvenliğini sağlayabilmesi, Rusya’yı bölgeden uzaklaştırabilmesi imkansız. Türkiye ayrıca Ermenistan’la da ilişkilerini geliştirmek zorunda. Kafkasya’nın Türkiye açısından huzura kavuşması ancak Ermenistan’ın kendini güvende hissetmesiyle mümkün.
Çeçenistan sorunu karşısında Türkiye eskisinden daha kararlı bir tutum sergiliyor. 1990’lı yılların ilk yarısında savaş sürsün de boru hattı bizden geçsin mantığına dayanan politika artık terk edildi. Ruslara kazık atmaya çalışmanın bedelinin ağır olduğu PKK sorununda görüldü. Ekim 1999’dan bu yana süren ikinci savaşta Türkiye’nin Çeçenistan işine bulaşmaktan kaçındığı gözlemleniyor. İstihbarat birimlerinin kontrolünden kaçtığı izlenimi veren birkaç rehin alma eylemini saymazsanız, Türkiye’nin Rusya’yı karşısına almamaya özen gösterdiğini söyleyebiliriz.
Zaten kendisi terörden bu kadar acı çekmiş bir ülkenin başkasının “eylemcisine” destek vermesi, kendisi İslami radikalizmden yakınırken Şeriatı uygulamaya kalkan bir rejime payanda olması beklenmezdi. Ayrıca 12 Mayıs 1997’de imzalanan anlaşmanın yürürlükte kalacağına ve 2001 yılı itibarıyla Çeçen İçkarya Cumhuriyeti’nin nihai statüsünün belirleneceğine de biraz tarih bilen, dünya politikasından anlayan hiç kimse inanamazdı.
Ruslar nasılsa bir bahane bulup sosyal, siyasi ve ekonomik olarak en zayıf anda imzaladıkları bu anlaşmadan kurtulacaklardı. Çeçenler adam kaçırarak, köy basarak, Dağıstan’ı işgal etmeye kalkarak Ruslara çok yardımcı oldu. Ruslar da FSB marifetiyle Moskova ve Volgodonsk’da birkaç apartmanı Çeçenlere atfen havaya uçurunca, işler iyice kolaylaştı ve Çiçeği burnunda Başbakan Putin Ekim 1999’da düğmeye bastı, Rus orduları bir kez daha Çeçenistan’a girdi.
Fakat bir türlü çıkamadı. Rusya kendilerini temsil edecek ama meşruiyetini de Çeçen halkından alacak bir yönetim kuramadı. 1989 rakamlarına toplam nüfusu 862 bini geçmeyen şimdilerde ise ancak birkaç yüz bin insanın yaşadığı bu “ülkeye” istikrarı getiremedi. Belki iki ülke arasındaki ilişkilerin tarihi göz önüne alındığında beter olsun da diyebiliriz. Ama onlar beter oldukça bölgenin de beter olacağını, Türkiye’nin özlemini duyduğu güvenliğe asla kavuşamayacağını unutmamak kaydıyla...
|
|
 |
|