23 Kasım 2009
Pazar
English
yenibir.com
Genç Hürriyetim
Agora
Gündem
Avrupa Birliği
Dünya
Ekonomi
Spor
Yaşam
Teknonet
Tüm Haberler
Yazarlar
Kültür Sanat
Magazin
Özel Dosyalar
Hava Durumu
Astronet
Televizyon

HÜRRİYET EKLER
Bilim
e.yaşam
Otoyaşam
Seyahat
Pazar
Cumartesi
Cuma
Kelebek
Mobil Hürriyetim
Arşiv Arama
Bize Ulaşın
Reklam

Sağduyuya Davet

Türkiye tarihinin önemli bir kavşak noktasından daha geçerken hepimizin sağduyulu olmaya ihtiyacı var. Önyargılarımızı, geleneksel reflekslerimizi, anlık çıkarlarımızı mümkün olduğunca geri planda tutmalıyız. Önümüzde Irak’a yapılması beklenen bir müdahale, çözülmesi gereken bir Kıbrıs sorunu, AB üyeliğimizin yolunu açabilecek reform paketleri duruyor. Birbirimizi suçlamakla, her yapılanın yanlış olduğunu söylemekle bir yere varamayız. Gerilim ve kavga sorunlarımızı çözmemize yardımcı olmaz.

Dünyada her halde Genelkurmay Başkanı’nın kameraların önünde Başbakanı eleştirdiği, bırakın YAŞ kararlarını, beklemek sanki bir politika değilmiş gibi Irak konusundaki politikasızlıktan yakındığı, Dışişleri Bakanlığı’nın kendi bakanını yalanladığı, Bakanın doğru ama söylememesi gereken şeyler söylediği, Cumhurbaşkanı’nın haklarının garantörü olduğu bir halkın çıkarlarını sözcüsü aracılığıyla görmezden geldiği, müdahale yapılacak bir ülkeye sanki her şey normalmişçesine uçaklar dolusu iş adamlarının götürüldüğü çok az ülke vardır.

Oysa Kıbrıs’ta 28 Şubat’a kadar çözüm sağlanamazsa, Bağdat için Washington’u küstürecek olursak, demokratikleşme ve insan hakları yolunda ilerleyemezsek bugün karşı karşıya olduğumuz sorunlardan kurtulabilmemiz mümkün değil. Kabul edelim ki Annan Planı Kıbrıs Türkleri ve Türkiye için önemli fırsatlar sunuyor. Bu planı ıskalayacak olursak bir daha aynı şartları karşı tarafa kabul ettirebilmemiz çok zor. Hatay örneğinin tekrarlanması için yeni bir dünya savaşının çıkması gerekiyor.

Boşuna KKTC’nin tanınabileceği ya da çözümün Türkiye’nin üyeliğinin manivelası olarak kullanılabileceğini hayal etmeyelim. Biz ABD’ye ABD’nin bize muhtaç olduğundan daha fazla muhtacız. Irak için vereceğimiz destek karşılığında KKTC’yi falan tanımazlar. Destek karşılığı bir şey için pazarlık edeceksek Kuzey Irak’ın kontrolü için edelim. Antlaşmanın imzalanması ve uygulamanın yani Türk tarafının AB üyeliğinin askıya alınması da hiç gerçekçi değil.

Bunu bu kadar kısa süre içinde ne AB’ye, ne GKRY’ne, ne de Kıbrıs Türk halkına kabul ettirebiliriz. İnsanlar, sizin üye olmak için kendinizi paraladığınız bir yere üyelik bize altın tepsi içinde sunulurken bizden nasıl böyle bir şey istersiniz diye sormazlar mı? Hem sonra Türkiye’nin AB üyeliği için karar mekanizmasında Türkiye lehine veto hakkına sahip olan bir Kıbrıs mı bizim çıkarımızadır, yoksa sadece Rumların kontrolü altındaki bir Kıbrıs mı?

Evet, bu planla her istediğimizi elde edemediğimiz doğru. KKTC’nin şu an elinde bulundurduğu topraklardan da taviz vereceği gerçek. Yerinden edilen insanlar da olacak. Ama biz zaten bunların hepsini baştan beri bilmiyor muyduk? Maraş’ı pazarlık için elimizde tutmadık mı? Kenan Evren bile 1974’de harekat planında öngörülenden daha fazla toprak ele geçirdiğimizi söylemedi mi? Planda yerinden edileceklere tazminat öngörülmemiş mi?

Tabii ki son dakikaya kadar pazarlık sürecek. 28 Şubat’a kadar elimizden gelen her şeyi yapmamızdan, karşı taraftan ve BM’den mümkün olduğunca çok şey kopartmaya çalışmamızdan daha doğal bir şey olamaz. Denktaş’ın herkesin iyi olduğu bir yerde kötü polisi oynaması da anlayışla karşılanabilir. Ancak bir yerde durmayı bilmemiz gerekiyor. Uçurumun kenarında ne kadar çok yürürseniz aşağı düşme olasılığınız da o kadar çok artar.

Kıbrıs sorunu bizden kaynaklanan nedenlerden dolayı çözülmezse Türkiye AB üyeliği şansını büyük ölçüde yitirir, Avrupa Konseyi ile başımız fena halde derde girer, KKTC içinde çok ciddi sorunlar yaşanır, halkla onları korumak için orada bulunan Türk askeri arasında sorunlar çıkabilir, hatta Doğu Almanya benzeri bir çözüm bile gerçekleşebilir. Taksim tezini gerçekleştirmek için yola çıkmışken evdeki bulgurdan da olabiliriz.

Irak konusunda da sağduyulu davranmak zorundayız. Bizim derdimiz Saddam rejiminin bekasını sağlamak değil bölgenin istikrarını temin etmek, Kuzey Irak üstündeki kontrolümüzü yitirmemek, yapılacak müdahaleden en az zararla çıkmak, hatta mümkünse karlı çıkmak. Bunları sağlamak için ABD ile pazarlık etmekten, insani nedenlerle de olsa belki dahil olmak zorunda kalacağımız bir müdahaleden kaygılanmamaları için bölgenin etkili devletlerine güvence vermekten, barış taraftarı olmaktan daha doğal bir şey olmaz.

Irak petrollerinin yeniden paylaşıldığı bir ortamda eski defterleri açarak alacak iddia etmek de “ahlaki” olmamakla birlikte makul bir talep. İfrata vardırılmadığı, toprak talebine ve Misak-ı Milli meselesine indirgenmediği sürece anlayışla karşılanabilir. Önemli olan alacağın miktarı değil, üstünde konuşulabilecek hak talebinin masaya konmasıdır. Buna karşın yapılması düşünülen müdahalenin meşruiyet temelinin zayıf olduğu, insani sorunlara yol açacağı, akıllı bombalarında aslında insan öldürmek için tasarlandığı, Filistin sorunu içinden çıkılmaz bir hal almışken Irak müdahalesinin küresel terörü tetikleyeceği de doğru.

Fakat üç yüz küsur işadamını Irak’a taşımanın, orada Araplardan çok Arap olmanın anlamın kavramak mümkün değil. Maksat batık paraları kurtarmaksa, Hükümet’in bulabildiği tek yol bu mu? ABD’nin kritik kararlar almamızı istediği ve bizim bunlara meşruiyet temelinde direndiğimiz bir dönemde Saddam’a destek turuna çıkmak ne kadar anlamlı? Doğacak sonuçlar tartışıldı mı? Yoksa 58. Hükümetin her bakanı, tıpkı Türkiye’nin her kurumu gibi otonom dış politika yürütme yetkisine mi sahip? Türkiye ucuz kahramanlıkları kaldırabilecek, “ana sponsorunu” kolayca küstürebilecek kadar sorunsuz bir ülke mi?

Bence bu soruların cevaplarının önyargılardan, fantezilerden, kaygılardan arındırılmış bir şekilde ciddi ciddi düşünülmesi gerekiyor. Düşünülürken de Ulusal Programda AB’ye verilen sözlerin hatırlanması, 2004 takviminin işlediğinin unutulmaması şart. İşkencenin önlenmesi, ifade özgürlüğünün sağlanması için Türkiye’nin resmi ve sivil tüm kurumlarına iş düşüyor. Ama AB üyeliğimizin olmazsa olmaz koşulu “askerlerin politikaya karışmamasının” sorumluluğu askerlerin omuzlarında. Bir dahaki basın kokteylinde siyasi konular üstüne yorum yapmamak iyi bir başlangıç olabilir...


Ana Sayfa | Son Dakika | Gündem | Dünya | Ekonomi | Spor | Yaşam | Yazarlar
Kültür Sanat | Magazin | Özel Dosyalar | Piyasanet | Hava Durumu | Astronet | Televizyon
İnsan Kaynakları | Arama+Arşiv | Bize ulaşın | Yardım

© Copyright 2009 Hürriyet