22 Kasım 2009
English
yenibir.com
Genç Hürriyetim
Agora
Gündem
Avrupa Birliği
Dünya
Ekonomi
Spor
Yaşam
Teknonet
Tüm Haberler
Yazarlar
Kültür Sanat
Magazin
Özel Dosyalar
Hava Durumu
Astronet
Televizyon

HÜRRİYET EKLER
Bilim
e.yaşam
Otoyaşam
Seyahat
Pazar
Cumartesi
Cuma
Kelebek
Mobil Hürriyetim
Arşiv Arama
Bize Ulaşın
Reklam

Sıkı Pazarlık

Bu yazı kaleme alındığı saatlerde Türkiye’nin Amerika ile yürüttüğü pazarlık sona erme aşamasına gelmiş, ekonomik, askeri ve siyasi konularda mutabakata doğru yaklaşılmıştı. Mutabakat sağlanır mı, Amerika mutabakat hükümlerine sadık kalır mı şimdiden bir şey söylemek zor.

Ancak muhatapların da kabul ettiği gibi Ankara uzun zamandır hasretini çektiğimiz bir dirayetle müzakereleri sürdürdü ve yapabileceği en iyi pazarlığı yaptı. Baskıya dayanabilen siyasi iradeyi ve başta Deniz Bölükbaşı olmak üzere müzakereleri gerçekleştirenleri tebrik etmek gerekiyor.

Türkiye aslında inanılanın aksine tarihi boyunca sıkı müzakere edebilmeyi genellikle becerebilmiş bir ülkedir. Savaşta kazanıp barış masasında kaybetme lafları ya ideolojik saptırmanın, ya sığ tarih anlayışının, ya da Batı karşısında duyduğumuz aşağılık kompleksinin ürünüdür. Türkiye savaşta yenildiğinde bile şartlar elverdiğince masada direnebilmeyi becermiştir.

Gerek imparatorluk gerekse cumhuriyet döneminde tarihimiz sıkı pazarlıkların eşsiz emsalleri ile doludur. Hatta bir zamanlar Türkiye, güçsüz devletlerin nasıl olup da güçlü devletleri ikna edebilmeyi, kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilmeyi başardığını araştıran siyaset bilimcilerin gözdesi olmuştur.

Türkiye 1798’de, 1833’de, 1939’da diplomatik pazarlığın istisnai örneklerini sergilemiş, toprak bütünlüğünün ve siyasi istikrarının tehdit altında olduğu dönemlerde dahi büyük devletlerle sıkı pazarlık edebildiğini göstermiştir. Irak krizinden önceki en sıkı pazarlığını ise Onur Öymen’in inisiyatifi ile NATO çerçevesinde AGSK konusunda yapmış, sonunda istediklerinin büyük bir kısmını –itiraf edeyim ki benim beklentilerimin aksine- muhataplarına kabul ettirmiştir.

1798’de Babıali Toulon’daki ajanları vasıtasıyla Napolyon’un Mısır’a yöneldiğini anladıktan sonra Avrupa güç dengelerini doğru okumayı başararak Ruslarla kendi çıkarlarına hizmet eden bir antlaşma yapabilmiştir. Reis-ül Kitap Atıf Efendi’nin “Muvazene-i Politika-i Avrupa” başlıklı III. Selim’e sunduğu lahiyası bugün bütün uluslararası ilişkiler öğrencilerinin okuması gereken metinler arasındadır.

Benzer şekilde Babıali 1833’de Mısır valisi Mehmet Ali’nin isyanı sırasında toprak bütünlüğü tehdit altındayken İngiltere’yi Rusya’ya karşı kullanabilme becerisini göstermiş, ülkenin toprak bütünlüğünü koruyabilmiştir. 1939’da ise Türkiye coğrafi konumunu, 1936’da imzaladığı Montreux Sözleşmesi’nden kaynaklanan gücünü kullanarak yaklaşan savaş karşınında sadece güvenliğini garantilemekle kalmamış, İngiltere’nin de desteği ile mandater Fransa’dan dostluğunun bedeli olarak Hatay’ı almıştır.

Türkiye’nin yaptığı akıllıca diplomatik manevralarla II. Dünya Savaşı’nın dışında kalabilmesi başlı başına bir çalışma konusudur. Weisband’dan, Deringil’e pek çok araştırmacı Türkiye’nin bu başarısının dökümünü çıkartmıştır. Türkiye’nin tıkandığı yer diplomatik müzakereler değil, zaman zaman kendi içinde yaşadığı tıkanıklık ve bir türlü kendini kurtaramadığı bağnazlık olmuştur.

Amerika ile yapılan diplomatik müzakerelerin sonucunda kazandıklarımızın heba olmaması için bağnazlığımızı aşıp Saddam sonrası Irak’ın geleceği üstünde gerçekçi siyasi çözümler üretmek, Kuzey Iraklı Kürtlerin de gönlünü alacak politikalar geliştirmek zorundayız. Caydırıcılığın yetmediği yerde ne yapacağımızı şimdiden bilmekte yarar var. Unutmayalım ki milliyetçiliğe dayalı refleksler siyaset değildir...


Ana Sayfa | Son Dakika | Gündem | Dünya | Ekonomi | Spor | Yaşam | Yazarlar
Kültür Sanat | Magazin | Özel Dosyalar | Piyasanet | Hava Durumu | Astronet | Televizyon
İnsan Kaynakları | Arama+Arşiv | Bize ulaşın | Yardım

© Copyright 2009 Hürriyet