|
 |
|
Neden bir türlü çözemiyoruz?
Yıllardır ortaya bir sürü paket atıldı ama Kıbrıs sorunu bir türlü çözülemedi. Kiminin yeterince egemenlik hakkı tanımadığından, kimininse yeterince toprak bırakmadığından şikayet ettik. Oysa samimiyetle çözüm istemiş olsaydık sorun çoktan çözülürdü. 1950’li yıllardan bu yana Türkiye Kıbrıs’ın bir kısmını istedi ve adına da “Taksim” dedi. Rumlar ise oldum olası Yunanistan ile birleşmeye, en azından adanın tümüne sahip olmaya çalıştı.
Yani ne biz, ne de onlar bugün anladığımız biçimiyle bir çözüm istedi. 1959-60 Antlaşmaları da dahil olmak üzere üstünde müzakere edilen tüm metinler her iki tarafça da nihai amaçlarına ulaşmak için birer araç olarak görüldü. Bu yüzden de günümüzde Annan paketi üstünde sürdürülen tartışmaların çoğu teferruattan ibarettir.
1974’de adanın tamamını değil de bir kısmını almamız “Taksim” tezine olan bağlılığımızdandır, askeri imkansızlıktan değil. Eğer adanın tamamını almış olsaydık sorumluluk sahibi bir garantör ülke olarak Samson darbesiyle yıkılan 1960 Cumhuriyetini yeniden kurmamız gerekirdi. Oysa biz 1960 Cumhuriyeti yerine adanın kuzeyinde kendi yönetimimizi kurmayı tercih ettik.
1960’lı, 1970’li yıllar için bizim açımızdan en ideal çözüm hiç şüphesiz ki “Taksim” olurdu. Kuzey Kıbrıs’ı bilmem kaçıncı vilayetimiz yapar, sorunu Hatay gibi çözerdik. Ama bunu yapmaya maddi ve manevi gücümüz yetmedi. Sanki iki toplumlu, iki kesimli bir çözüm istiyormuş gibi müzakereleri sürdürdük.
KKTC bağımsızlığını ilan ettiği zaman bile bunun aslında ilerde kurulacak ortaklığın bir parçası olduğunu söyledik. Adadaki askeri varlığımızı öldüğünü ilan ettiğimiz Cumhuriyetin Garanti Antlaşması temelinde meşrulaştırdık. İki egemen ülke arasında bir askeri ittifak antlaşması yapamadık. Hem dünyadan gelecek tepkilerden çekindik, hem de KKTC’nin ayrı bir varlık olduğunu içimize sindiremedik.
1990’li ve 2000’li yıllarda ideal çözüm ise KKTC’nın bağımsızlığının korunması olurdu. Fakat hiçbir hükümet çıkıp bunun en doğru çözüm olduğunu söylemedi. Hatta adadaki Türkler bile istemedi. Sadece görüşmeleri sürdürenler taksim ile bağımsızlık arasında bir yerlerde pozisyonlarını belirlediler ve Gali’den Annan’a kadar getirilen tüm paketleri bu amaca hizmet etmeyeceği için ret ettiler.
Şimdi taksimcilerin önünde önemli bir fırsat var. Eğer ada çözüm olmadan AB üyesi olursa, bölünme şansına sahip olur diye düşünüyorlar. AB ve Rum tarafı nasılsa günün birinde bu işin peşini bırakır, belki Maraş’ı veririz, ama Rumların adanın tamamına sahip olacakları bir formülün hayata geçmesini engelleriz inancından hareket ediyorlar. Bu yüzden de kimseye güven vermeyen güven arttırıcı önlemler paketleri piyasaya sürüyorlar.
Ancak dünyaya Kıbrıs zaviyesinden bakanlar ne yazık ki Türkiye’nin diğer çıkarlarını görmezden geliyor. Onlara Kıbrıs’ı manivela olarak kullanıp AB’ye girebileceğimizi sananlar da yardımcı oluyor. Rum tarafına duyulan güvensizlik, adanın stratejik önemine yapılan atıflar işi iyice içinden çıkılmaz hale getiriyor. Bir de tabii yıllardır bu konuyla haşır neşir olmuş Kıbrısçılar var. Onlar da karşı tarafın her türlü numarasını bildiği için çözümsüzlüğü istemeyerek de olsa körüklüyor.
Doğrusu ben de KKTC’nin bağımsız kalmasını, hatta günün birinde Hatay gibi Türkiye’ye katılmasını isterdim. Dahası Kanuni devri sınırlarını korumuş, güçlü, ona buna minnet etmeyen, sözü dinlenen -hadi biraz daha abartalım- insan haklarına saygılı ve demokrasiyi tüm kurumlarıyla içine sindirmiş bir ülkede yaşamayı daha da çok isterdim.
Ama istemekle elde edebilmek arasında fark büyük. Bu farkı görmeyenler de dünya politikasında başarısızlığa mahkum oluyor. İşin kötüsü sadece kendileri başarısız olmakla kalmıyor, peşlerinden bizi de sürüklüyorlar. Üstelik yıllardır yapamadığımız bir şeyi şimdi yapabileceğimizi zannediyorlar...
Daha önceki yazıları:
|
|
 |
|