|
 |
|
Herkes yanıldı mı?
Bush Yönetimi’nin uluslararası hukuk ve rejimleri ayaklar altına alarak Irak’a müdahale etmesi dünyanın bir kez daha kutuplara bölüneceği, Amerika’nın karşısına başını Almanya, Fransa ve Rusya’nın çektiği yeni bir yapının çıkacağı iddiasının ortaya atılmasına neden olmuştu. Aralarında benim de bulunduğum pek çok insan Amerika’nın dünya hegemonyası kurmak yolunda attığı adımların karşılıksız kalmayacağını söylemişti.
Ancak Irak müdahalesi bittikten sonra bu ülkelerin Amerika’yla uzlaşmak, ortaya çıkan Irak pastasından pay kapmak için gösterdiği çabalar ilk bakışta bu iddiaları geçersiz kılmışa benzer. Almanya, Fransa ve Rusya Amerika’nın tek taraflılığını unutmuş, aralarındaki sorunları aşmaya çaba harcar bir halleri var. Kimsenin BM’yi, NATO’yu feda etmeye niyeti yok. AB de yaşadığı krizi atlattığı izlenimi veriyor.
Peki o zaman acaba herkes yanıldı mı? Dünya politikasını kavramsallaştırarak anlamaya ve anlatmaya çalışanlar daha önceki öğretilerin kurbanı mı oldu? Eğitim ve sosyalizasyon süreçleri dünya politikasındaki değişimin niteliğini kavramalarına engel mi oldu? Tek kutupluluğun, Amerikan gücünün etkinliğini yeterince iyi değerlendiremediler mi? Realist varsayımlar gözlerini mi kararttı?
Belki evet, belki de hayır. Evet çünkü, içinde yaşarken değişimi kavramak, paradigmayı içinden değiştirmek kolay değil. Belki de artık devletlerin nasıl hareket ettiğini anlamak için daha farklı araçlara ihtiyacımız var. 2 bin 500 yıldır devlet davranışını etkileyen faktörlerin değişmediğini söyleyen realist öğretiden daha iyisini bulmamız gerekiyor. Hem zaten önce Davranışçıların, sonra Liberallerin ve Marksistlerin, en sonunda da Feministlerin saldırılarına maruz kalan Realizm yara bere içinde değil mi?
Hayır çünkü, dünyanın yeniden kutuplara bölüneceğini, devletlerin kayıtsız şartsız Amerikan hegemonyasını kabul etmemek için bir araya geleceğini gösteren, yani realist öğretinin haklı olduğunu gösteren emareler var. Geçtiğimiz günlerde Berlisconi Avrupa’nın Amerika karşısında güçlü olması için Rusya’ya kapılarını açmasının şart olduğunu söyledi. Emekli Fransız General Morillion Avrupa Parlamentosu için kaleme aldığı raporunda gönüllülük esasına dayanan bir Avrupa Güvenlik ve Savunma Birliği’nin oluşturulmasını istedi.
Göründüğü kadarıyla kimse Amerika karşısında eli kolu bağlı oturmak istemiyor. Ama henüz ona karşı çıkmaya, daha doğrusu onun kurbanlarının yanında yer almaya niyetli değil. Fransa Suriye’yi destekledi, fakat bu desteği bir ittifak antlaşmasına dönüştürmedi. Almanya da İran’a yakın duruyor, ancak İran için başını Amerika ile derde sokmaya hiç niyeti yok. Hatta Amerika bu ülkelere saldırsa belki Amerika’nın yanında bile yer alırlar. Peki bu ilelebet böyle mi sürer? Diğer devletler Amerika’nın her yaptığına eyvallah mı der?
İttifaklar konusunda kafa yormuş isimlerden biri olan Stephen Walt’a göre demez. 1985 yılında International Security dergisinin ilkbahar sayısında yayınlanan ve artık klasikleşmiş makalesinde Walt, devletlerin tehdit karşısında iki tür ittifak stratejisi benimsediklerini ya karşı ittifaklar kurduklarını ya da tehdit edenin yanında yer aldıkları söylemekte.
Ona göre, devletlerin tehdidin karşısında değil de yanında yer almalarının iki sebebi var. Birincisi onu tatmin edip, yatıştırıp sorunun kendilerine sıçramasını önlemek. İkincisi zaferin beraberinde getirdiği kazançtan yararlanmak. Bu tam anlamıyla yenemediğin düşmanınla ittifak yap stratejisi ve Irak müdahalesi sırasında ABD’nin yanında yer alan 44 ülkeden pek çoğunun durumuna uyuyor. Mutlu değiller, ama yenenin yanında yer almanın kendi çıkarlarına hizmet edeceğine inanıyorlar.
Walt, tehdidin karşısında yer almanın da iki nedeni olduğunu söylüyor. Birinci neden yılanın başının küçükken ezilmesi gereği. İkincisi ise zayıfın yanında yer almanın güçlünün yanında yer almaya göre etkiyi daha fazla arttıracağına olan inanç. Eğer devletler tıpkı iki dünya savaşı arası dönemde olduğu gibi hasımlarının güçlenmesine göz yumacak olurlarsa, ilerde daha büyük sorunlarla uğraşmak zorunda kalabileceklerini düşünüyorlar.
Ayrıca kendilerinden daha güçlü bir devletin yanında yer almalarının kendi güçlerinin anlamını yitirmesinden de endişe ediyorlar. Fakat yine de kolay kolay tehdidin karşısında yer almıyorlar. Her şeyden önce günün birinde kendi başlarının da derde girebileceğini idrak etmeleri gerekiyor.
Şimdilik galiba kimse başının Amerika ile şimdilik derde girebileceğini, hayati çıkarlarının tehdit edileceğini düşünmüyor. Üstelik herkes Saddam rejiminin devrilmesinden de mutlu. İnsani kayıplar konusunda timsah gözyaşları dökseler, normların ayaklar altına alınmasından rahatsız olsalar da, benzer şeylerin kendi başlarına geleceği konusunda en ufak bir kuşkuları yok. Durum iki dünya savaşı arası dönemden farklı. Amerika dünyaya kendince bir düzen vermeye çalışıyor ve bu düzen aslında Avrupa’nın temel çıkarlarıyla da uyum içinde.
Sorun ancak çıkarlar çatışırsa ayyuka çıkacak. Füze kalkanı projesi hayata geçtikten, nükleer dokunulmazlık kazandıktan sonra Amerika her istediğini herkese dikte ettirmeye kalkarsa dünya kutuplara bölünecek. Ancak bu olasılık hesaba katılarak tedbirler şimdiden alınacak. Post-Saddam dünya pek çok açıdan eskisinden farklı olacak. Türkiye’ye de bu dünyada yeni bir yer bulunacak. Yeter ki Türkiye dünyadaki değişimi görebilsin, ufak tefek sorunların ayağına dolaşmasına müsaade etmesin...
Daha önceki yazıları:
|
|
 |
|