|
 |
|
Aklımız bir kere rehin alınmasın...

Uluslararası ilişkiler öğretisinin kurucu babalarından birinin dediği gibi güç karşınızdakinin eylemini ve aklını kontrol etmektir. Eylem, pazarlık sürecinde havuç ve sopayla kontrol edilir. Muhatabınıza istediğiniz bir şeyi yapmasını ya da istemediğiniz bir şeyi yapmamasını söylersiniz. Karşılığında da cezalandıracağınızı ya da mükafatlandıracağınızı belli edersiniz.
Eğer muhatabınız sizin istediğiniz şekilde hareket ederse, güçlüsünüz, daha doğrusu gücünüzü etkiye dönüştürebiliyorsunuz demektir. Yok eğer muhatabınız sizi tınlamıyorsa, gücünüzü fiilen kullanmak zorunda bırakıyorsa, elinizdeki imkanları aslında etkiye dönüştüremiyorsunuzdur. O zaman, ya gücü etkiye dönüştürme sürecinde ya da güç olarak kullanmaya kalktığınız kaynaklarda sorun vardır.
Siyaset bilimcileri epeyce uzun süre meşgul eden bu sorunları aşmanın en kestirme yolu ise eylemi pazarlık sürecinde kontrol etmeye gerek bırakmayacak şekilde karşınızdakinin aklını kontrol etmektir.
Gramsci’nin hegemonya kuramı ile açıkladığı akıl kontrol mekanizması çeşitli şekillerde gerçekleşir. Ancak eğitimle sağlanan sosyal içselleştirme, meta ve marka fetişizmi, Holywood özendirmesi ve tabii ki medya yönlendirmesi bunun en başta gelen yöntemleridir.
Muhatabınızın kolektif aklını rehin alabildiğiniz oranda eylemini kontrol için kendinizi pazarlık etmek zorunda hissetmezsiniz. Karşınızdakinin çıkarlarının ne olduğunu tanımlayabildiğiniz sürece pazarlık sürecinde ortaya çıkacak maliyeti üstlenmenize gerek kalmaz.
Mesela Irak’a asker göndermenin Türkiye’nin çıkarına olduğu fikrini işlerseniz, kanaat önderlerini ikna ederseniz, asker karşılığında hiçbir külfete katlanmazsınız.
1 Mart hayal kırıklığını ve Süleymaniye Vakasını yaşamış olan Ankara, Amerika ile iyi geçinmek uğruna düşünmeden taşınmadan, tüm askeri müdahalelerin arkasında siyasi bir amaç olduğunu tartışmadan, komşusunun siyasi geleceği üstünde söz sahibi olamadan kendini bir maceranın içinde buluverir.
Var olan şartlar altında zaten kısıtlı olan pazarlık imkanını kendi basınının baskısı sayesinde feda eder. Daha da kötüsü asker göndermeye koşullanan ilişkiler Meclis’in vereceği kararla bir kez daha sarsılabilir.
Oysa Washington’u etkilemenin tek yolu Irak’a asker göndermek değildir. Türkiye Irak bataklığından uzak durmakla da Amerika’nın ve kendi çıkarlarının kesiştiği noktaları bulabilir.
Her ülke gibi Türkiye de bir yere asker gönderecekse kendi menfaatlerini baskılardan, yönlendirmelerden bağımsız olarak düşünmek zorundadır. Böylesine önemli kararlar faraziyeler, tavsiyeler üstüne oturamaz. Her şeyin enine boyuna tartışılması gerekir.
Evet, Türkiye’nin Kore’ye asker göndermesinin NATO’ya girişine katkıda bulunduğu doğrudur. Fakat askeri katkımız Amerika’nın çevreleme stratejisindeki değişikliğe oranla marjinaldir. Türkiye Kore’ye muharip güç yerine doktor da gönderseydi bugün yine NATO üyesi olurduk.
Unutmayalım ki, bizi NATO’ya 721 insanımız topraklarından binlerce kilometre uzakta öldüğü, 175’i kaybolduğu, 2147’si yaralandığı için değil Ortadoğu’nun savunmasında aktif rol oynayacağımız için aldılar.
Aklımızı kullanırsak aynı çileyi çekmeden de Bush Yönetimi ile ilişkilerimizi düzeltebilir, bölgenin istikrarına katkıda bulunabiliriz. Ama bunun için her gün Irak’a asker göndermekle yatıp-kalkmamamız gerekiyor.
Halbuki bizde televizyonlar, gazeteler asker meselesinden geçilmiyor. Akademisyenler, köşe yazarları ilk talebin kimden geldiğini, askerin hangi bölgeye yerleştirileceğini, ne iş yapacağını, kaç kişiye yemek çıkartacağını, Cumhurbaşkanı’nın ne diyeceğini, yeni bir tezkerenin Meclis’ten geçip geçmeyeceğini tartışıyor.
Gül’ün Amerika ziyaretini sanki başka hiç sorun yokmuş, sanki Kuzey Irak meselesi halledilmiş gibi asker gönderme sorununa indirgedik. Bilinç altımızda hep Amerika’nın gözünden düşme endişesi var. İlişkileri eski haline getirmek için tek çıkış yolunu asker ihracatında görüyoruz.
Oysa Amerika ile ilişkilerimizi rayına oturtmak için ille de Irak’a asker göndermemiz gerekmiyor. Türkiye bölgesinde etkin bir devlet olduğunu göstermek için askeri gücü dışındaki kaynaklarını da harekete geçirebilir. Çözülmesi gerek onca sorun varken asker meselesine kilitlenip kalmamız anlamsız.
Gerekirse asker de göndeririz. Ama asker göndermek hiçbir şeyin garantisi değil. Kaş yaparken göz çıkartmak bile olası. İlişkileri geliştirelim derken daha da çıkmaza sokabiliriz. Hatta Süleymaniye’nin çok ötesinde krizler yaşayabiliriz.
Aynı şeyleri Irak’ın geleceği üstünde söz sahibi olmak konusunda da söyleyebiliriz. Amerika, komşumuzun geleceği üstündeki taleplerimizi belli bir yere kadar asker göndersek de göndermesek de dikkate alacaktır.
Ama asker gönderdik diye her istediğimizi yapmalarını, oyun planlarını bize göre ayarlamalarını beklemek gerçekçi değil. Dünyanın en güçlü ülkelerini dinlemeyen Amerika, birkaç bin asker için bizi neden dinlesin?
Zaten masaya oturmak da söz sahibi olmakla eş anlamlı değil. Hem sonra Polonya ile de kendimizi karşılaştırmayalım. Elinizi vicdanınıza koyup düşünün. Varşova’nın bölgedeki çıkarları ile bizimkiler bir mi?
Bizim masaya oturduğumuz zaman isteyeceklerimizle, onların oturduklarında istedikleri arasında herhangi bir paralellik olabilir mi? Onların Irak’la kaç kilometrelik sınırı var?
Daha önceki yazıları:
|
|
 |
|