|
 |
|
Hızlı değişim
Daha birkaç gün önce neredeyse tüm Türkiye nefesini tutmuş New York’taki görüşmelerin başlamasını bekliyordu. 70 milyon kişinin kaderi New York’ta birkaç kişinin ağzından çıkacak sözlere bağlıydı ve tabii ki bunların başında Cumhurbaşkanı Denktaş geliyordu.
Denktaş’ın Ankara’da ne denli ikna edildiği belli değildi. Annan Planın temel felsefesine karşı çıkan birinin planı tüm eksikliklerine rağmen kabul etmesinin çok zor olduğunu söylüyorduk. Annan’ın gönderdiği mektup ve önerdiği müzakere süreci de taraflara çok fazla manevra alanı bırakmadığından yakınıyorduk.
Türkiye’nin ve Türk tarafının niyeti müzakerelere Annan Planı temelinde başlamak, anlaşılan konular üstünden 1 Mayıs öncesinde referanduma gitmekti. Böylece bir taşla birkaç kuş birden vurulmaya çalışılacaktı. Bir yandan uluslararası topluma, ama özellikle AB’ye Türkiye’nin çözüm sürecini desteklediği mesajı verilecek, diğer yandan çözüm süreci uzatılarak Türkiye’nin AB üyeliği ile sorunun çözümü arasındaki bağlantılar güçlendirilecekti.
Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Genel Sekreter Nisan 2003’te Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporundaki koşullarda ısrar etti. Boşlukları ben doldururum dedi. Bu da aslında Türk tarafının çıkarlarını ilgilendiren alanlarda Rum tarafının uzlaşmazlığını güçlendirecek nitelikte bir pozisyondu. Üstelik Türkiye’nin elinde tutmayı umduğu önemli bir manivelayı da elinden alıyordu.
Herkes nefesini tutmuş Denktaş’ın ne diyeceğini beklerken hiç tahmin edilmeyen bir şey oldu. Türk tarafı New York’taki görüşme trafiğinde Başbakan Erdoğan’ın dediği gibi Rumları yine geride bırakan bir adım daha attı. Türkler, önce iki taraf arasında müzakere, ardından dörtlü temas ve nihayet BM Sekreteryası’nın planın üstünde anlaşılamayan yönlerini doldurmasını önerdi.
Peki atılan bu adım soruna çözüm bulunabilecek mi? Bence evet. Çünkü Rumların da hiç manevra şansı yok. İstedikleri kadar süreci 1 Mayıs sonrasına sarkıtıp Doğu Alman modelini kendilerine hedef seçsinler, masadan kaçtıkları takdirde Türk tarafına uygulanan ambargonun kalkacağını ve hatta tanınmanın dahi gelebileceğini biliyorlar. AB içinde de çok sorun yaratamayacaklarının farkındalar. Sonunda bir Maraş’ı alıp sınırları ve komşularını tanımak zorunda kalabilirler.
Zaten Papadopulos oraya rakiplerini ve selefini boşuna getirmedi. Beklentilerinden taviz vereceğini baştan beri görüyordu. Tüm ümidi Denktaş’ın direnmesi, Türkiye’de Meclis içi ve dışı muhalefetin AKP iktidarının yükselişini engellemek için Kıbrıs’ta çözümsüzlüğü koz olarak kullanmasıydı. CHP ve bilimum “milliyetçi” partiler çözümsüzlük bazında muhalefet yaptılar, ama Erdoğan’ı siyasi kararlılığından, Türkiye’yi AB yolundan döndüremediler.
Üstelik Denktaş’ın bu son önerisiyle muhalefetin güvendiği dağlara da kar yağdı. Denktaş’ın kabul ettiği bir çözüm yöntemini reddetme şansları kalmadı. AKP’yi vatanı satmakla suçlamak, hayatını bu mücadeleye adamış bir insanı da suçlamak anlamına gelecek. Denktaş’ın evet dediği bir şeye ne muhalefetin, ne de “genç subayların” hayır deme şansı var.
Ancak olayın bu tarafı Rumları ilgilendirmez. Onlar için önemli olan Türklerin böylesine cesur bir öneriyle sahneye çıkmış olması. Mutlaka onlar da bir karşı öneri sunacaklardır. Ama ne sunarlarsa sunsunlar Annan’ın mektubunda belirttiği koşulların dışına çıkma şansları yok. Dolayısıyla da müzakerelerin başlamama olasılığı çok düşük.
Peki müzakereler başladıktan sonra nasıl bir çözüm gerçekleşecek? Daha önce pek çok kez yazdığım ve pek çok yerde yazıldığı gibi Annan Planı Türk tarafının tüm hak ve beklentilerini koruyan bir plan değil. Planının öngördüğü iki kesimlilik prensibinin korunması, egemen eşitlik anlayışının güçlendirilmesi, mülkiyete ilişkin sorunların çözülmesi için yapılması gereken değişiklikler var. Üstünde mutlaka müzakere edilmesi gerekiyor.
Bu yüzden de plana muhalefet edenlerin ve plana destek verenlerin ağız dalaşını, parsa toplama savaşını bir kenara bırakıp, ele ele vererek kalan çok kısa süre içinde Türk tarafının çıkarlarını daha iyi koruyacak önerilerle üçüncü tarafları etkilemeye çalışmaları şart. Fakat plan şu haliyle kabul edilse bile sonuçtan Türk tarafının da, Türkiye’nin de zarar göreceği yok.
Kaldı ki, planın Türk tarafınca değiştirilmek istenen pek çok yönünün aslında Rum tarafınca da değiştirilmek istendiği biliniyor. Ayrıca Türkiye tarafından hazırlanan müzakere pozisyonunun planın kendi içindeki dengeleri kolladığı, Rum tarafına imkansızı önermeye çalışmadığı da herkesin malumu. Başbakan Erdoğan boşuna toprak tavizi veririz demedi...
(12 Şubat 2004)
Daha önceki yazıları:
|
|
 |
|