|
 |
|
Türkiye ve Büyük Ortadoğu
Son iki yüzyıllık tarihi boyunca Türkiye coğrafyasından kaynaklanan gücüyle büyük devletleri sık sık bir birine karşı kullandı. Bu sayede Rusya ve hatta Avusturya’ya rağmen bir yüzyıldan fazla ayakta kalmayı becerdi.
Almanya’nın 1871’de büyük bir devlet olarak siyaset sahnesine çıkışına kadar imparatorluğun koruyucu meleği, Rusya’nın Akdeniz’e inmesinden çekinen İngiltere’ydi. İngiltere’nin Rusya’yı kızdırmak istemediği dönmede ise Babıali Almanya’dan yararlandı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye Batı’nın şerrinden Sovyetler Birliği’nin kanatlarının altına sığınarak kurtuldu. 1936’dan itibaren yine İngiltere’ye yaklaştı. II. Dünya Savaşı’nın bitişi ve Sovyet taleplerinin ayyuka çıkmasıyla da bilindiği gibi Amerika devreye girdi. Türkiye coğrafyasını bu kez Sovyet yayılmacılığının önünde engel olarak kullandı.
Soğuk Savaş’ın sonunda tam coğrafya satışı bitti diye düşünülürken, imdadımıza Saddam Hüseyin yetişti. 2 Ağustos 1990’da Kuveyt’i işgal ederek Türkiye’nin Sovyetler için değilse dahi, Ortadoğu için hala önemli olduğunu dünyaya gösterdi.
Derken Sovyetler Birliği dağıldı. Yeni keşfettiğimiz ve aslında hiç tanımadığımız akrabalarımız bize Batılı dostlarımızın yeni bir rol biçmesine yol açtı. Demirel, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk dünyasının kuruluşunu müjdelerken, RAND stratejistleri “Acaba Türkiye Batı ile Doğu arasında köprü rolü oynar mı?” diye düşünüyordu.
Ancak onlar her şeyi düşünürken, biz bir türlü kendimize kendimizi düşündürecek fırsatı bulamadık. Balkanlar’daki savaş, Kafkasya’daki istikrarsızlık, Hazar havzası enerji kaynakları için girişilen rekabet makro stratejimizin alıştığımız gibi hep tek boyutlu kalmasına neden oldu. Coğrafyamız para ettiği sürece değişmemize dünya ile olan ilişkilerimize yeni boyutlar katmamıza gerek hissetmedik.
Model falan olduğumuzu söyledik. Ama aslında söylediğimize kendimiz de pek inanmadık. Demokrasimiz yarım yamalak, ekonomimiz batakta, insan hakları sicilimiz berbat durumdaydı. Model olabilmenin hiçbir özelliğini içimizde barındırmıyorduk.
Zaten bu yüzden de bizim modelliğimizi kimse önemsemedi, kimse bizi vitrine çıkartmaya yanaşmadı. Arada sırada sırtımızı sıvazladılar ama hiç samimi değillerdi. Söylediklerine kendileri de inanmıyordu. Yeterince güzel değildik. Bizi vitrine çıkartacak Batıyı baştan çıkaramıyorduk.
Fakat şimdi durum değişti. Türkiye giderek artan bir şekilde Ortadoğu ve Orta Asya için model olarak görülüyor. Bunu katıldığınız toplantılarda, okuduğunuz yazılarda hissediyorsunuz. İslam ve demokrasinin bir arada yaşaması, belki daha da önemlisi demokrasinin gelişmesi çekiciliğimizi arttırıyor.
Türkiye, AB’ye uyum yolunda attığı her adımda model olmaya daha da fazla yaklaşıyor. Uygulama konusundaki çekincelere rağmen, Batı basını atılan adımların önemini okuyucularına büyük ölçüde aktarıyor. Dünyada bir süredir Türkiye lehine ılık rüzgarlar esiyor.
Üstelik gündemde bir de Büyük Ortadoğu projesi var. Amerika Genişletilmiş ya da Büyük Ortadoğu’ya demokrasi getirerek terörizmi önleyebileceğini düşünüyor. Yeni strateji “demokrasiler savaşmaz” hipotezinin zamana ve şartlara göre uyarlamasından başka bir şey değil.
Her ne kadar bu stratejinin henüz belli başlı bir sahibi yoksa ve bütün hatları ortaya çıkmamışsa da, Haziran ayındaki G 8 toplantısı için hazırlanan ve basına sızan çalışma belgesi de dahil piyasadaki bilgi kırıntılarından projenin Türkiye’nin önemimi daha da arttıracağı anlaşılıyor.
Projenin olmazsa olmazları arasında Ortadoğu’da sivil toplumun desteklenmesi, insan hakları aktivistlerinin savunulması, demokratikleşme ile ticaret ve yardım arasında bağlantı kurulması gibi şeyler var. Amerika’da bu konu üstünde çalışan pek çok kişi ve kurum Irak’ın istikrarı ve demokratikleşmesi, Afganistan’daki müdahalenin başarıya ulaşması ve tabii ki Türkiye’nin AB üyeliği ile yeni stratejinin geleceği arasında doğrudan bağlantı kuruyor.
Yine pek çoklarına göre Türkiye’nin İslam ile demokrasiyi bir arada yaşatması bölge için iyi bir örnek. Kimsenin Arapların, İranlıların ya da Afganların Türkiye’yi emsal kabul edip, “aman ne de güzel yapıyorlar biz de yaparız” demesini beklemiyor. Türkiye’nin bölge için değil, kendileri için emsal olduğunun farkındalar. Ayrıca pek çokları Türkiye örneğinin İslami olması yüzünden değil, demokrat olması yüzünden desteklenmesi gereken bir örnek olduğunu ısrarla vurguluyor.
Bunun dışında bölgeye Batı değerlerinin AGİT veya benzeri mekanizmalarla taşınması, NATO’nun BİO benzeri bir modeli Ortadoğu için de uygulamaya koyması gibi öneriler var. Bölgenin demokratikleşmesi, militan kültüründen arınması için Filistin sorununun çözülmesi gerektiği de hemen herkesin malumu.
Şu aşamada Amerika öneriye, yönlendirmeye, işbirliğine açık. Türkiye devletiyle, sivil toplumuyla, akademik cemaatiyle paranoyaları bir kenara bırakıp, aklını gündelik sorunlardan soyutlayıp bu işi ciddi ciddi tartışırsa, Ortadoğu’nun geleceğinin şekillenmesinde söz sahibi olur. Hem de bu kez topraklarına asker kabul etmek zorunda kalmadan, 1 Mart 2003 sıkıntısını yaşamadan, AB ve ABD ile olan ilişkilerinde pazarlık gücünü arttırarak…
(22 Mart 2004)
Daha önceki yazıları:
|
|
 |
|