|
 |
|
BOP, hatalar ve Türkiye*
Bush yönetiminin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) terörizmin demokratikleşme ve ekonomik kalkınma yoluyla ortadan kaldırılabileceği varsayımına dayanıyor. Global terörizme kaynaklık eden bölgenin fotoğrafı çekildikten sonra terörizme kaynaklık etmeyen diğer yerlerle farkları tespit ediliyor ve bu farkların ortadan kalkması için yapılması gerekenler sıralanıyor.
Her ne kadar henüz ortada kapsamlı bir strateji yoksa da, yapılması gerekenler listesi kabarık ve neredeyse her örgütten, her devletten beklenen bir şeyler var. G8, AB, NATO, AGİT bölgeye demokrasinin gelmesi için en çok çaba harcaması istenen "kurumlar". AGİT'ten değerleri bölgeye taşıması, G8'den para vermesi, NATO'dan aba altından sopa göstermesi bekleniyor.
Ortak amaç bölgenin yoksulluğunun giderilmesi, demokratikleşmesinin sağlanması, istikrarın yakalanması, böylece terörün kaynağının kurutulması. Demokrasi, istikrar ve kalkınma her biri kendi başına birer değer olmakla birlikte, Büyük Ortadoğu Projesi'nin çıkış nedeni olan terör belasına çare olmaktan uzak. Çünkü teröre zemin hazırlayan altyapıyı ortadan kaldırmak ki, o da aslında tartışmalı, teröre meşruiyet sağlayan nedenleri ortadan kaldırmak anlamına gelmiyor.
BOP şu anki haliyle teröristin içinde yer aldığı objektif koşulları değiştirmeyi hedefliyor. Oysa terör meşruiyetini kendi anlam dünyasında yarattığı, gerçeklikle beslenen sübjektif koşullardan alıyor. Teröristin kendini öldürmeye nasıl bu kadar soğukkanlılıkla hazırlanabildiğini, ölürken beraberinde götürdüğü onlarca, yüzlerce, hatta binlerce masum insana karşı nasıl böylesine nefret duyabildiğini, bu nefretin hangi kaynaklardan beslendiğini görmedikten sonra terörü önleyebilmek çok zor.
Teröristin sapık, cani, uyuşturucu bağımlısı olarak nitelenmesi de sadece kendimizi rahatlatmaya yarar. Analizimizi sosyoloji, sosyal antropoloji yerine psikolojiye dayandırırız. Belki teröristin kişiliğinde normalden sapma bulabiliriz, ama sapkınlığı terörist olmaya yönelten çerçeveyi tanımlayamayız. Terörü çözümleyebilmek için teröristin hangi gerekçelerle kendini haklı göstermeye çalıştığını anlamak zorundayız.
Bu, terörün haklı gerekçesi olduğunu kabul etmek anlamına gelmez. Terörü lanetlemek başka şeydir, çözümlemek, anlamak başka. Eğer Ortadoğu kaynaklı terörün temelinde Filistin sorunu olduğunu görmezsek, sorunun varlığının terörizme tercüme edilmesinde ara değişkenin fanatik bir din yorumu olduğunu anlamazsak, alacağımız tedbirlerle terörizmin bitmesini boşuna bekleriz.
Çaresizliğin, yoksulluğun, ekonomik eşitsizliğin, baskının insanları isyana sevk ettiği doğrudur. Hepsinin ortadan kaldırılması için çalışması tabii ki gerekir. Ancak şiddet kullanımının bu denli sofistike, bu denli sınır aşan biçimde, bu denli kıyıcı ve kendine kıyıcı şekilde örgütlenmesinin ardında başka nedenlerin de aranması şarttır. Filistin sorunu çözülmeden, Irak'takilerin "geçici" Amerikan yönetimine, hem de kendilerini Saddam'dan kurtarmasına karşın, neden karşı oldukları ortaya çıkartılmadan terörün kaynağı kurutulamaz.
Benzer şeyleri ara değişken ya da katalizör olan dinin "radikal yorumu" için de söylemek mümkün. Ne toptancı Huntingtonian zihniyetle, ne de İslam'ın barış dini olduğunu söylemekle terörizme çare üretebiliriz. Müslümanların Hıristiyanlara oldum olası karşı olduğunu, medeniyetlerin zaten günün birinde çatışacağını iddia etmek belki yeni bir çevreleme politikasının hayata geçirilmesine yardımcı olur. Belki komünizm gibi radikal İslamcılığın da yayılmasını önler. Fakat terörizmi önleyemez. Çözüm dinle devleti insanların zihninde birbirinden ayırabilmektedir.
Bush yönetimi henüz bu sorunların, önerdiği projedeki mantık hatalarının idrakinde değil. Demokratikleşmeye, kalkınmaya ayrılan kaynakla her şeyi yapabileceğini düşünüyor. Yöneltilen eleştirilere kulak tıkıyor. Şaron'a taviz veriyor. Kendi çizdiği yol haritasının iflasını ilan ediyor. Diğer yandan da gazetelerde boy boy askerlerinin Irak'ta yaptığı işkencelerin fotoğrafları yayınlanıyor. Bush'un tek derdi seçimleri kazasız belasız atlatabilmek, Irak yüzünden zaten belada olan başını bir de lobilerle derde sokmamak.
Durum böyleyken, yani BOP yanlış varsayımlar üstüne oturmuşken Türkiye'nin bu projeyi ciddiye almasına, siyasetini ona göre ayarlamasına gerek var mı? Ortadoğu'nun demokratikleşmesi, teröre zemin ve meşruiyet sağlayan nedenlerin ortadan kalkması için çalışmak fuzuli bir çaba değil mi? ABD ile ortak hareket edersek biz de mantık hatası yapmış olmaz mıyız?
Tüm bunların kestirme cevabı: Hayır olmayız. Çünkü her şeyden önce bu proje şimdiki haliyle bile bizim AB'ye girmemizi öngörüyor. Kültürel nedenlerle AB'den dışlanmış olan bir Türkiye emsalinin terörü kışkırtacağı, ona bahane sağlayacağını varsayıyor. Bizi AB üyesi yapmak isteyen bir projenin karşında olmamız, hatta kayıtsız kalmamız herhalde çok mantıklı olmaz. Ayrıca terörü önleyemese dahi bölgenin demokratikleşmesi bizim çıkarımıza.
Kaldı ki önümüzde sadece bir "proje" var. Henüz kapsamlı bir stratejiye dönüşmüş değil. Herkes bir tarafından tutmuş çıkarlarına, beklentilerine göre yoğurmaya çalışıyor. Yoğrulma aşamasına katılmak demek, çıkarlarımızın korunmasında söz sahibi olmak demek. NATO ve AGİT bünyesinde tartışmalar şimdiden başladı. Haziran sonundaki NATO İstanbul Zirvesi'ne BOP damgasının vurulması olasılığı hayli güçlü.
Üstelik yoğrulan proje de giderek ayakları yere basar hale geliyor. Bizden, Avrupa'dan ve Arap dünyasından gelen eleştiriler en azından projeyi stratejiye dönüştürecek düşünce kuruluşlarınca dikkate alınıyor. Arap dünyası yavaş yavaş kıpırdanmaya başladı. Çoğunda göstermelik de olsa demokratikleşme yolunda adımlar atılıyor. Arap İnsani Kalkınma Raporu'nun üçüncüsü yolda. Carnegie Vakfı, German Marshall Fund ve daha pek çok düşünce kuruluşu Bush yönetiminin hatalarının nasıl telafi edileceğini bulup çıkartmaya çalışıyor.
Türkiye'nin ise bu konuda yapabileceği çok şey var. Demokratikleşme sürecini yeni tamamlayan, insan haklarına saygıyı AB baskısıyla yeni yeni öğrenen bir ülke olarak sivil toplumuyla, resmi makamlarıyla bölge ülkelerine aktarabileceği deneyimleri engin. İsrail ve Arap dünyasına eşit mesafede duruşumuz, dini referanslarımızla da bölgedeki sorunların çözümünde kolaylaştırıcı rol oynayabiliriz. AGİT değerlerinin bölgeye taşınmasına aracılık edebiliriz. Kısacası, projenin imkanlarından yararlanıp külfetlerinden kaçınabiliriz...
*Bu yazı daha önce Finansal Forumda çıkan yazılardan derlenmiştir.
(4 Mayıs 2004)
Daha önceki yazıları:
|
|
 |
|