Anasayfa

BAŞBAKANDAN ŞAİR OLMAZ

"Bir bardak çay, bir yaprak kağıt, bir kurşun kalem ve şiir kitabı... İşte Bülent'in en sadık arkadaşları... " Robert Kolej'den sınıf arkadaşı Dimitri Andriadis, öğrenci Bülent Ecevit'i işte bu cümlelerle anlatıyor.

Spor ya da matematikle arası pek iyi olmayan bu edebiyat tutkunu, sakin ve zarif genç, belki de siyasete girmemiş olsaydı, ülkenin önde gelen şair ve çevirmenlerinden biri olarak anımsanacaktı. Ama dedesi ve babasının da etkisiyle siyasete yöneldiği hatırlanınca; ister istemez arkadaşı Can Yücel'in o sözünü sakınmayan üslubuyla yaptığı eleştiri geliyor akla: "Başbakandan şair olmaz/ İyi şair başbakan olmaz..."

Genç Ecevit'in, sadece edebiyata değil sanatın diğer dallarına olan tutkusunun kaynağı, Sanayi-i Nefise Mektebi mezunu olan (bugünkü Güzel Sanatlar Fakültesi) annesi ressam Nazlı Ecevit. Tıpkı annesi gibi çocukluğundan beri resim yapan ve şiir yazan Ecevit, eşi Rahşan Hanım'ı da Robert Kolej'de bir resim yarışması sırasında tanır zaten.

Her ne kadar yaşamını siyaset üzerine kursa da sanat tutkusundan asla vazgeçmez. Evlendikten sonra Rahşan Hanım'la birlikte İngiltere'ye giden Bülent Ecevit, Londra Üniversitesi'ne kaydını yaptırır, aynı zamanda Basın Ataşeliği'nde de çalışmaya başlar.
Bu arada da çift, 80 sterlinlik maaşlarının büyük bölümünü müze, galeri, tiyatro, sinema ve kitabevlerine yatırınca ekonomik güçlüklerle karşılaşır.

İLKOKUL'DA ATATÜRK İÇİN ŞİİR YAZDI

Beşiktaş Valideçeşme'deki Pembe Köşk'te 28 Mayıs 1925 günü, ressam Nazlı Ecevit ile Adli Tıp Doktoru Fahri Ecevit'in tek çocuğu olarak doğar Bülent Ecevit.

Küçük Bülent henüz 1 yaşındayken de aile Ankara'ya yerleşir. Baba Ecevit, Ankara Hukuk Fakültesi'nde Adli Tıp Profesörü olur, aynı zamanda Jandarma Meslek Mektebi ile Polis Enstitüsü'nde derslere de girmeye başlar. Politikayla yakından ilgilenen Fahri Ecevit, CHP'ye de üye olur.

Ailenin İstanbul'dan Ankara'ya taşınmasından sonra yıllar geçer. Nazlı ve Fahri Ecevit'in tek çocuğu Bülent, ilkokul çağına gelmiştir. 1931 yılında, Ankara Mimar Sinan İlkokulu'na başlar.

İşte Bülent Ecevit'in edebiyata özellikle de şiire olan ilgisi daha bu yıllarda ortaya çıkar. İlk şiirini henüz ilkokula başladığı yıl yazar Ecevit.

"Atatürk" adını verdiği bu şiiri okul müsamerelerinde, anma törenlerinde okur. Kendi deyimiyle "şiirden sonra aldığı alkışlar çok hoşuna gider" küçük Bülent'in.

En az şiir kadar sevdiği başka bir şey daha vardır Bülent Ecevit'in: Adapazarı'nda Alay Komutanı olan dedesi Albay Mehmet Emin Bey'in yanına gidip ata binmek.

Bülent Ecevit, 1936 yılında ilkokuldan mezun olur. Ailesi onun daha iyi bir okulda öğrenim görmesini ister, ancak mali güçleri Ankara Erkek Lisesi'nin orta bölümüne kaydettirmeye yetecektir o anda.

Genç Bülent, bu okula bir yıl devam eder. Ardından ailesinin ekonomik durumunda bir rahatlama olunca, daha iyi bir eğitim alması için İstanbul'a gönderilir. Robert Kolej'e kaydını yaptırır genç Bülent. İngilizcesi yeterli düzeyde olduğu için iki yıl olan hazırlık sınıfını bir yılda geçer.

BİR BARDAK DEMLİ, ŞEKERSİZ ÇAY

Bu arada ailesinin, doğal olarak da ülkenin ekonomik gerçekleriyle bir kez daha yüzleşir genç Bülent. Yatılı okumak çok pahalıdır. Bu yüzden Madam Lusi'nin evine pansiyoner olarak yerleşir. Kaldığı bu rutubetli küçücük oda için 50 lira kira öder genç Bülent. Daha sonra da edebiyat hocası Feridun Nigar'ın Rumelihisarı sırtlarındaki Boğaz manzaralı üç katlı ahşap yalısına yerleşir, üstelik de 25 lira kirayla.

Bülent Ecevit'in, demli şekersiz çay içme alışkanlığı, mumum titrek ışığında şiirler yazdığı bu yıllara dayanır. Şeker sevmediğinden değil, İkinci Dünya Savaşı'nın zor koşullarında karneyle bile şeker bulmak zor olduğundan bunu tercih eder Ecevit.

Çevresinde, "zarif bir genç" olarak tanınan Bülent Ecevit, bir yandan edebiyat ve resimle uğraşırken bir yandan da okuluna devam eder. Dersleri aksatmaz. Ama öyle dikkati çekecek bir başarısı da yoktur. Öğretmenlerinin deyimiyle "ne iyi, ne kötü bir öğrencidir." Sürekli okur. Edebiyat her zamanki gibi en büyük tutkusudur. Tercüme de ikincisi. Ama, diğer notları, özellikle de matematik ve fizik, pek iyi değildir genç Bülent'in.

Okul yaşamı boyunca tam bir "sanatçı" gibidir Bülent Ecevit. Herhangi biriyle, değil yumruk yumruğa kavga etmek, yüksek sesle tartıştığı bile seyrek görülür.

Çok sinirlendiği zaman sağ gözü iradesi dışında hızla açılıp kapanır. İleriki yıllarda siyaset alanında zorluklarla karşılaşıldığı zaman da görüleceği gibi.

O yıllarda, sigara içmeyen, kızlı erkekli partilerden uzak duran, şiir ve tercümelerle renklendirdiği dünyasında yaşayan bir gençtir Bülent.

Esmerliği nedeniyle önce 'Hacı' sonra da 'Eco' diye çağrılan genç Bülent, 1941 yılında henüz lise öğrencisiyken Tagore'un "Gitanjali" adlı şiirini çevirir. Bu çeviri, Ahmet Sait Basımevi tarafından yayınlanır.

Bundan iki yıl sonra, 1943'te Atatürk büstünün açılışında Mustafa Kemal için yazdığı şiiri okur genç Bülent. Aynı yıl Tagore'un "Avare Kuşları"nı da dilimize çevirir.

Bülent Ecevit edebiyat dünyasına "Hep bu Topraklar" adlı dergideki şiirleriyle girer. Tagore'un yanısıra T.S. Elliot'dan da çeviriler yapar.

Ecevit'in edebiyat tutkusu onu Robert Koleji'nin edebiyat dergisi "İzlerimiz"in baş yazarlığına kadar getirir.

MAVİ İLE BAŞLAYAN AŞK

Bu arada Bülent Ecevit'in babası Fahri Ecevit, CHP'nin milletvekili adayı olarak Kastamonu'dan genel seçimlere girer ve kazanır. Artık milletvekili oğludur genç Bülent.


İşin aslı babasıyla arası çok da iyi değildir Bülent'in. Sürekli içmesine, küfürlü konuşmasına kızar. Hırslı ve tuttuğunu koparmaya alışkın babasının değil, sakin ve dingin sanatçı annesinin oğludur o.

"İzlerimiz" dergisinde başyazarlık yaptığı 1943- 44 yılları genç Bülent'in hayatında bir dönüm noktası olur. Derginin düzenlediği resim yarışmasında Rahşan Aral ile tanışır. Genç Rahşan, Bülent Ecevit'in annesi Nazlı Hanım'ın Ankara Kız Lisesi'nden de öğrencisidir.

Rahşan Aral, derginin düzenlediği yarışmada, "Cebeci" adlı resmiyle birinci seçilir. Bülent'in en sevdiği renk mavidir. Genç Rahşan da birincilik ödülü kazanan resminde maviyi ağırlıklı olarak kullanmıştır. Sözün kısası genç Rahşan, ilk olarak "mavi" renk ile dikkatini çeker Ecevit'in.

"Mavi" renk tutkunu iki genç, Rahşan ve Bülent, Robert Koleji'nin kız bölümü ile ortak olarak sahneye konulacak olan "Doktor Faust" adlı eserin provalarında karşılaşırlar.

Bülent, Rahşan'ı ilk kez yakın arkadaşı Altemur Kılıç'ın yanında görmüştür. Çok heyecanlanır. Altemur'a onunla tanışmak istediğini söyler. Okul arkadaşlarıyla birlikte gittikleri piknikte birbirlerine aşık olduklarını anlarlar.

Genç Rahşan Aral'ın babası Namık Zeki Aral, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde hocadır, aynı zamanda "Ulus", "Yeni Ulus" ve "Halkçı" gazetelerinin de yazarlarından.

1944 yılında Rahşan ile Bülent liseden mezun olup, Ankara'ya ailelerinin yanına dönerler.
Bülent Ecevit babasının isteği üzerine Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne kayıt yaptırır. Ama sadece üç ay okur burada. Daha sonra Basın-Yayın Genel Müdürlüğü'nde tercüman olarak çalışmaya başlar. Bu arada Hukuk Fakültesi'ni bırakıp İngiliz Filolojisi'ne kaydını yaptırır.

MAAŞININ ÇOĞUNU MÜZELERE, TİYATROLARA YATIRDI

Basın-Yayın Genel Müdürlüğü'ndeki Nuri Eren, Londra Basın Ataşeliği'ne tayin edilince kendisiyle birlikte gelmesini teklif eder. Bu arada, Rahşan Aral, Amerikan Haberler Merkezi (USİS)'inde çalışmaya başlar.

Rahşan ve Bülent, 1946 yılının 22 Ağustos'unda saat 16:00'ta çocuk Esirgeme Kurumu Salonu'nda yapılan sade nikahla evlenip Londra'ya giderler.

Bülent Ecevit, Londra Üniversitesi'ne kaydını yaptırır. Londra Basın Ataşeliği'nde göreve başlar. İngiltere günleri ekonomik olarak sıkıntılı geçer Ecevit çiftinin.

O dönemde 80 sterlin maaş alan Bülent Ecevit ve eşi Rahşan Hanım, maaşlarının büyük bölümünü sanat etkinliklerini izlemek için harcarlar. Tate ya da National Art Gallery'ye gidip ünlü tabloları saatlerce seyrederler.

Charring Cross Road'daki kitapçıların müdavimi olurlar. O dönem Londra'da sahnelenen hemen hemen bütün oyunları izlerler. Bu sanat aşkı Ecevit çiftinin bütçesini epey sarsar. Bir süre sonra yiyecek almak için para bulmakta bile zorlanmaya başlarlar. İşte bu dönemde yaşanan sıkıntılar Rahşan Hanım'ın sinirlerinin bozulmasına neden olur. Bu olup bitenler Bülent Ecevit'i de etkiler. Sigara ve içkiye başlar.

Neyse ki Ecevit çiftinin ekonomik krizi uzun sürmez. Bir süre sonra Bülent Ecevit, Londra Üniversitesi'nde önce "Sankskrit ve Bengal" dillerine devam eder daha sonra da sanat tarihi derslerine. Sonuçta iki okulu da bitirmez Ecevit.

GAZETECİ ECEVİT

1949 yılında Ecevit çiftinin yaşamı da değişir. CHP Hükümeti'nin Başbakan Yardımcısı olan Nihat Erim'in yardımıyla Bülent Ecevit partinin yayın organı oyan Ulus Gazetesi'nde çalışmaya başlar.

Ecevit'in gazetecilik mesleğindeki ilk görevi çok sevdiği tercüme işiyle örtüşür. Associated Press Ajansı'ndan gelen haberleri Türkçe'ye çevirir Ecevit.

Ulus gazetesinde; tercümanlığın yanı sıra sekreter yardımcılığı da yapar.

Bir ara CHP'nin sol kanadında bulunan gazeteci Mehmet Barlas'ın babası Sait Barlas'ın, Pazar Postası'nda sanat eleştirileri yazar. Pazar Postası'nın mizah sayfası "Ciddiyet"i o dönemdeki en yakın arkadaşı Çetin Altan'la birlikte hazırlar.

Bu arada Rahşan Hanım'da eşi gibi gazetecilik mesleğine girer. Bülent Bey, "Ulus" gazetesinde çalışırken Rahşan Hanım da Altemur Kılıç'ın çıkardığı haftalık siyasi dergi "Devir"de çalışır.

Gazeteci Bülent Ecevit, Türkiye'ye döndükten 9 ay sonra, İngiltere Dışişleri Bakanlığı'ndan davet alarak tekrar bu ülkeye gider ve 12 gün kalır. Bu gezisinde "Avrupa Sosyalizmi"ni inceler.

Bülent Ecevit bu arada Balgat'ta Genelkurmay Haber Başkanlığı Protokol Şubesi'nde 32. Dönem Asteğmen olarak vatani görevini yapar.

Bu arada Bülent Ecevit'in gazetecilik mesleğine profesyonel olarak adım attığı "Ulus" gazetesi kapanır. Ecevit bu kez Halkçı gazetesinde dış politika ağırlıklı yazılar yazmaya başlar.

Bülent Ecevit bütün bu sanat tutkusuna ve gazeteciliği de çok sevmesine karşın, aile geleneğini bozmayıp politikayla ilgilenmeye başlar.

Babasının yaşama veda ettiği 1954 yılında, Amerikan Haberler Merkezi (USİS) in davetlisi olarak Amerika'ya gider Ecevit. Halkçı gazetesine buradan da yazılar göndermeye başlar. "Amerika Mektupları" adlı köşede yazılarını sürdürür. ABD'de aldığı 3 aylık gazetecilik kursundan sonra da Boston'a gider Ecevit. Harvard Üniversitesi'nin Ortadoğu Enstitüsü'nde Ortadoğu bölgesi üzerine çalışmalar yapar. Bu dönemde Bülent Ecevit vaktinin çoğunu kütüphanelerde geçirir.

Türkiye'ye döndükten sonra da değişen yönetimle birlikte isimleri de değişen "Yeni Ulus", "Halkçı" gibi gazeteleri çıkarır. Ecevit artık yazı işleri müdürüdür.

1955 yılında NATO'nun davetlisi olarak Kanada'ya gider Ecevit. Bu arada da sürekli açılıp kapanan "Ulus" gazetesinde yazılarını sürdürür.

İki yıl sonra Rockefeller Vakfı'nın bursuyla yeniden Amerika'ya gider Ecevit. Massachusetts eyaletinin üniversite kasabası Cambridge'de, Harvard Üniversitesi'nde "Osmanlı Siyasi Tarihi" üzerine inceleme yapar.

Uluslararası Basın Enstitüsü (UPİ)'nin New York'da "Birleşmiş Milletler" konulu seminerine Türk temsilcisi olarak katılır Ecevit. Türkiye'de seçim atmosferi vardır artık.

İşte bu sırada Ecevit'in belki de hayatının akışını değiştiren olay meydana geldi. Kaldığı pansiyona gelen telgraf, CHP'nin, Bülent Ecevit'i Ankara'dan milletvekili adayı göstermiştir.

Seçime 1 aydan az bir zaman kala Ecevit Türkiye'ye döner. Zaten seçimlere 27 gün kala gelmişti. 27 Ekim 1957 yılında Ankara'dan CHP adayı olarak seçimlere katılır. Ecevit artık milletvekilidir.