75. Yıl
29 Ekim 1998, Perşembe




Cok sesli müzik

Cumhuriyet rejiminin en radikal tercihi

Yaklaşık 100 yıllık bir geçmişi olan saray orkestra ve bandosu Mızıka-i Hümayun, 1924'te Ankara'ya aktarılıp Riyaseti Reisicumhur Musiki Heyeti'de (Cumhurbaşkanılğı Senfoni Orkestrası) (üstte) dönüştürüldü.

Türk Beşleri olarak anılan Hasan Ferit Alnar, Ulvi Cemal Erkin, Cemal Reşit Rey (sağda), Necil Kazım Akses ve Ahmet Adnan Saygun,(solda) çoksesli müziğin gelişimine büyük katkıda bulundular. Ancak, bu beş sanatçı, bazı eleştirmenler tarafından 'ulusal bir ekol oluşturmamakla' suçlandılar.

Türkiye'de üzerinde en çok tartışılan sanat dallarından biri de müziktir. Bu durum Cumhuriyet'in ilk yıllarında da böyleydi. Osmanlı toplumunda merkezi bir anlayışla yönlendirilen müzik, Cumhuriyet'in ilanından sonra oldukça çalkantılı bir dönem geçirdi.

Hem köklü geleneğiyle, hem de yetiştirdiği üstatların bıraktığı kültür mirasıyla Türk sanat müziği, kitleler arasında etkinliğini her zaman korudu. Halk müziği alanında ise özellikle Cumhuriyet'in ilk yıllarında, çoksekli müzik, teksesli müzik tartışmaları yoğun bir biçimde yaşandı. Bir dönem tartışmalar o kadar yoğunlaştı ki, bu tür müzik radyolarda bile çalınmadı.

Cumhuriyet'le birlikte değişen değer yargıları, yaşayış biçimi, toplumsal ve ekonomik sistem müziği de etkiledi. Cumhuriyet'in ilk yıllarında, Saadettin Arel, Suphi Ezgi, Rauf Yekta, Mesut Cemil, Refik Fersan, Münir Nurettin Selçuk, Saadettin Kaynak gibi ustaların da etkisiyle klasik Türk müziği belki de 'son parlak dönemini' yaşadı.

1950'lerden sonra Türk müziği yeniden yoğun biçimde radyolarda çalındı, konserler arttı.

Türk müziği konservatuarların, radyoların dışında bırakılınca, sadece gazinolarda çalınır oldu.

MÜZİK POLİTİKASI

Oysa 1950'lerden sonra yükselen bir eğriyle, Türk müziği tekrar radyolarda çalınmaya başladı. Ayrıca, o müzikle ilgili konservatuarlar da kuruldu. Böylece gazinolara terkedilen müzik yeniden devletin denetimine girdi.

Daha sonraları da Kültür Bakanlığına bağlı olarak heyetler kuruldu.

Hiç kuşkusuz Cumhuriyet'ten önce ihmal edilen halk müziğine de değer verildi, ayrıca halk müziği motifleri, malzemesi çok sesli müzik içinde de kullanıldı.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında Atatürk'ün önderliğinde müzik konusunda bir devlet politikası oluşturulmaya başlandı. 1934'ten başlayarak da genç devletin inkılaplarından biri sayıldı. Yaklaşık 100 yıllık bir geçmişi olan saray orkestra ve bandosu Mızıka-i Hümayun, 1924'te Ankara'ya aktarılıp Riyaseti Reisicumhur Musiki Heyeti'de (Cumhurbaşkanılğı Senfoni Orkestrası) dönüştürüldü.

Bu orkestranın üyelerinden bir bölümüne öğreticilik görevi verildi ve Eylül 1924'de Musiki Muallim Mektebi açıldı. Böylece ortaöğretime çoksesli müziği yerleştirecek öğetmenler yetiştirilmeye başlandı.

Yeni Türk musikisinin yaratılmasında kullanıcak olan halk ezgilerinin toplanması için 1925 Ağustos'unda derleme dizileri yapıldı ve notaya alınan ezgiler defter biçiminde yayınlandı.

İLK OPERA BİNASI

Devlet, ilkini 1925'te açtığı yarışmalar sonucunda başarılı olanları Paris, Berlin, Budapeşte ve Prag gibi kentlere öğrenim için gönderdi.

1917'de kurulmuş olan Doğu Musikisi Bölümü'nün adı 1926 sonlarında İstanbul Belediye Konservatuarı olarak değiştirildi. Burada öğrencilere viyolonsel, keman, gibi Batı enstrümanlarının eğitimi verilmeye başlandı.

İstanbul Belediyesi tarafından 1927 yılında kurulan Şehir Bandosu gibi bir çok kent ve kasabada belediye bandoları oluşturuldu

Bütün bunlara ek olarak, 1932'den itibaren bütün ülkede kurulan Halkevleri'nde çoksesli müzik eğitimi verilmeye başlandı.

Atatürk çoksesli müziğin ülke çapında yaygınlaştırılması amacıyla en ünlüsü 1927 Sarayburnu söylevi olmak üzere bir çok konuşmasında konuyu gündeme getirdi. Devletçe benimsenen bu uygulamalar ilk 10 yılını doldurduğunda, çoksesli müzik konusunda hiç de azımsanamayacak bir birikim elde edilmişti. Hatta, Ankara'nın Jansen tarafından 1928'de çizilen ilk kent planında ilk ulusal opera binasının yeri bile belirlenmişti.

Bu arada konularını Atatürk'ün önerdiği, hatta taslaklarını kendi el yazısıyla yazıp düzelttiği sözler üzerine üç de opera yazıldı. Bunlardan ilki olan, Türk ve İran halklarının kardeşliklerini simgeleyen Özsoy operası 1934 haziranında Atatürk ile Şah Rıza Pehlevi'nin huzurunda Ankara Halkevi'nde oynandı. Bu operanın bestecisi Türk Beşleri'nden Ahmet Adnan Saygun'du.

Bu gösterinin coşkusu henüz dinmeden TBMM'de Milli Musiki ve Temsil Akademisi yasası onaylandı.

Atatürk'ün, 1 Kasım günü TBMM'nin açılış söylevinde ‘‘Bugün dinletmeye yeltenilen musiki yüz ağartıcı değerde olmaktan uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz’’ sözleri üzerine İçişleri'ne bağlı Basın Müdürü'nün önerisi, Bakanın da uygun görmesi ile Türkiye radyolarından geleneksel Türk sanat musikisinin yayını kaldırıldı. Kültür Bakanlığı da ayın sonlarına doğru ilk toplantısını yapan on beş üyeli bir kurula musiki devriminin programını hazırlama görevi verdi.

YENİ EĞİTİM KURUMLARI

Almanya'lı sanatçı Paul Hindemith ile bir anlaşma sağlandı. 1935- 37 yılları arasında dört kez Tükiye'ye gelerek beş ay çalışan bu seçkin sanatçı, yetkililere öneriler sundu. Daha sonra, gerek İkinci Dünya Savaşı'nın başlaması gerekse başka sebepler yüzünden Hindemith'in önerileri yeterince uygulanmadı.

Bununla beraber Alman ve Avusturyalı öğreticilerin görevlerini sürdürdüğü 1946 yılına kadar büyük bir gelişme yaşandı. 1936'da Ankara Devlet Konservatarı açıldı. Eski Musiki Muallim Mektebi yeniden düzenlenerek Gazi Eğitim Enstitüsü'ne bağlandı ve 1938'de Eduard Zuckmayer'in yönetiminde yeni binasına taşındı. 1933 yılına dek Milli Savunma Bakanlığı'na bağlı bulunan Cumhurbaşkanlığı Orkestrası, 1934'te bağlandığı Milli Musiki ve Temsil Akademisi'nden ayrıldı ve 1936'da başlı başına bir kuruma dönüştü. 1939'da Askeri Müzıkalar Ortaokulu açıldı ve bu okul 1949'da Askeri Müzika Meslek Okulu adını aldı.

1940 yılında TBMM'de Devlet Konservatuarı Yasası, geleneksel musikinin öğretimine yer verilmeksizin kabul edildi. Bu yasa uyarınca kurulan Tatbikat Sahnesi, 1942'de Ankara ve İzmir'de Türkçe opera gösterilerini başlattı. Bu kuruluş yedi yıl sonra yasayla Devlet Operası'na dönüştü.

Yaratıcı ve seslendirici sanatçılar yetiştirilmesi için 1936 Ekim'inde açılan Ankara Devlet Konservatuarı'nı, 1954'te İzmir Müzik Okulu izledi. 1969'da İstanbul Devlet Konservatuarı kuruldu.

1940'ların ortalarında adlarını en çok duyuran beş genç besteci Türk Beşleri olarak tanıtıldı. Necil Kazım Akses, Ulvi Cemal Erkin, Ahmet Adnan Saygun, Hasan Ferit Alnar, Cemal Reşit Rey.. Her biri usta birer besteci olarak kabul edilmekle birlikte ulusal bir ekol oluşturmadıkları için de eleştirildi bu ünlü besteciler.

Çoksesli ulusal musikinin özendirilmesi için İnönü Armağanı konuldu. Bu ödül ilk kez 1942'de Hasan Ferit Alnar, Ulvi Cemal Erkin ve Ahmet Adnan Saygun'a verildi.

Bugün de çok sesli müziğin önemli başka bestecilerini de şöyle sıralayabiliriz:

Nevit Kodallı,İlhan Usmanbaş,Ferit Tüzün,Muammer Sun,Kemal İlerici.

EN ÇARPICI ÖRNEK

1948 yılında çıkarılan Harika Çocuklar Yasası çoksesli müziğe yönelik devlet desteğinin en çarpıcı örneklerinden. Bu yasa uyarınca önce 8 yaşındaki piyanist İdil Biret, sonra da 12 yaşındaki kemancı Suna Kan müzik öğrenimi için Paris'e gönderildiler. Daha sonraki dönemde de sayıları 10'u aşkın harika çocuk bu amaçla yurtdışına gönderildi. Ancak daha sonraki yıllarda yeterli ödenek bulunamadığı için bu uygulama yürütülemedi.

1950 Mayıs'ındaki iktidar değişikliğinden sonra, musiki yaşamında değişiklikler başgösterdi. Çoksesli müzik, artık, devletin toplumu ulaştırmak istediği uygarlık hedefinin bir parçası olarak değil, tıpkı 19. yüzyıldaki gibi Batılı ve uygar bir ülke görünümü vermek için kullanılan bir araç oldu. Devrim karşıtlarının üstünlük sağladığı 10 yıllık dönemde 1950 ile 60 sonra durumu düzeltme olanağı doğduysa da konu üzerine yeterince eğilinmedi.

Çoksesli müziğin yaygınlaştırılması amacıyla bir çok etkinlik de düzenlendi. Alman, İngiliz, Avusturya, Fransız ve İtalyan kültür temsilciliklerinin katkısıyla getirilen sanatçılar çeşitli konserler sundu.

Ankara Müzikseverler Derneği, Sevda Cenap And Vakfı gibi kurumların girişimiyle düzenlenen konserler de çoksesli müziğin yaygınlaştırılmasında önemli etken oldu.

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın ilk kez 1973 yılında düzenlediği İstanbul Festivali daha sonra Uluslararası İstanbul Müzik Festivali adını aldı. Bu önemli festival Cumhuruiyet'in 75'inhci yılında hala varlığını sürdürüyor.






[Ana Sayfa]