|
|
|
Federico Fellini anısına
Bir sinema yönetmeni olmasının ötesinde, toplumsal bir fenomen, modası hiç geçmeyen, değeri hiç düşmeyen, yarattığı mucizeleri tükenmeyen gerçek bir sanat büyücüsü olan Fellini'nin, iki kısa çalışmasını da içeren toplam onbeş filmi, sinemaseverlerle buluşacak. Ölümünden kısa bir süre önce, Amerikan Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi tarafından, yarım yüzyıl boyunca sinema sanatına yaptığı eşsiz katkılardan dolayı özel bir 'Oscar' ödülüne değer bulunan Fellini, sanatında öyle bir noktaya ulaşmış ve filmleriyle milyonlarca insanla öylesine bütünleşmişti ki, onu bilinen, varolan sözcüklerle tanımlamak ya da klasik kalıpları kullanarak eleştirmek neredeyse imkansız hale gelmişti. Oysa çocukluğunda resme olan yeteneği dışında vasat bir öğrenciydi; özellikle din okullarında okuduğu yıllar en başarısız dönemleri oldu. Daha sonraki yıllarda sanatını da en çok etkileyen olgulardan biri olan sirkler, palyaçolar ve çadır tiyatroları çocukluk yıllarının tutkularıydı. Faşizmin doruk yıllarına rastlayan gençliği, meslekten mesleğe, işten işe avare avare dolaşmakla başladı; hukuk öğrenciliğinden polisliğe, gazetecilikten çizgi roman ressamlığına geçişler yaşadı. Aldo Fabrizi'nin yardımıyla kendini tiyatro dünyasında bulan, ardından Rosselini'nin 'Roma, Açık Şehir' ve 'Paisa' filmlerinin senaryolarının yazımına katılan Fellini, 1950'de Alberto Lattuada'yla birlikte 'Varyete Işıkları'nı gerçekleştirdi. Tümüyle kendisine ait olan ilk filmi 'Beyaz Şeyh', sanatçının gelecekteki temalarının ve anlatımının ipuçlarını veriyordu. Belgeci ama sevgi dolu bir gençlik dramı olan 'Aylaklar'ın ardından, ona günümüze dek sürecek olan efsanevi başarının kapılarını açan 'Sonsuz Sokaklar'ı yaptı; sirk dünyasının büyüsünü ve gezginci çadır tiyatrolarının hüznünü taşıyan bu dokunaklı öykü büyük hayranlık uyandırdı. Art arda karamsar bir toplumsal yergi olan ve Yeni Gerçekçiliği anımsatan 'Kalpazanlar Çetesi'ni ve bir fahişenin acı tatlı hikayesini tam Fellini tarzı bir tonda anlatan 'Cabiria'nın Geceleri'ni çeken Fellini, yaratıcılığının gerçek boyutlarını ise 60'ların başında ortaya koydu. 'Tatlı Hayat', sanatçının ilk gerçek skandalıdır: Orta sınıf bir taşra ailesinden çıkıp geldiği Roma'da, sınırlı entelektüel yapısına rağmen kendini aniden yüksek sosyetenin sofistike yapısı içinde bulan ve birlikte olduğu insanlarla beraber yozlaşıp çürüyen genç magazin gazetecisi Marcello'nun, bir kadından diğerine, gece klüplerinden sosyetenin kalbi Via Veneto'daki çılgın partilere sürüklendiği uzun bir gecenin öyküsüdür film. Yönetici sınıfın çöküşünü ve bu çöküşün içerdiği korkunç şiddeti yoğun bir bileşime dönüştüren Fellini, bu saldırgan tavrıyla 60'ların sosyal tansiyonunu da ölçer ve sonucu bir felaket olarak sunar. Film, hem solcu kesimde hem de başta bunu kendisine yönelik bir küfür olarak algılayan kilise çevrelerinde ve sağda bir bomba gibi patladı. Aslında Fellini'nin tek amacı eğlenmekti, kendisi dahil herkesle dalgasını geçmek istemişti; ama hemen hemen 30 yıl önce aynı isteği hisseden Renoir'ın 'Oyunun Kuralı'nda yaptığı gibi, bu mütevazı eğlenceyi, yaşadığı zamanın ve mekanın atmosferinde, üyesi olduğu toplumun ahlaki ve töresel değerlerini parçalara ayırdığı bir otopsiye dönüştürdü. Filmin gücü, Avrupa'nın entelektüel ve aristokratik çevrelerinin yaşadığı dekadansı yansıtmasındaki görkemde yatar. Fellini'nin dünyası, temel olarak gerçeklikten iplerini koparmış bir dünyadır. Günümüzden bir bakışla, televizyon ve medyanın inanılmaz yükselişinin ipuçlarını da şaşırtıcı bir ustalıkla verdiğini keşfettiğimiz 'Tatlı Hayat', bütün bu ciddi yorumların ötesinde şeytansı bir alayla sarmalanmış Felliyen bir filmdir. Ardından tüm zamanların en iyi filmlerinden biri sayılan 'Sekiz Buçuk'u gerçekleştirdi. Bir sinema yönetmeninin, yaşamına, aşklarına ve yaratısına ilişkin gerçekleriyle düşlerinin birbirine karıştığı içsel yolculuğunu eşzamanlı bir dışsal serüveniyle harmanlayıp ödünsüz bir sanatçı portresi yaratıyordu film. Yine inanılmaz bir neşeyle, buruk bir hüznü tam bir sirk atmosferinde, çılgınca bir eğlenceye çeviren tanımlanması zor bir üslubun doruğuna ulaşır bu filmiyle Fellini. Evli bir kadının düşlerini anlattığı 'Ruhların Giulietta'sı'nda ilk kez renkle buluşan Fellini; 'Satyricon'da, Roma İmparatorluğu'nun çöküş yıllarını garip bir aşk üçgeninin ön planda olduğu görkemli bir fresk olarak resmeder. Konulu filmle belgesel arasında gidip gelen ve sinema tarihinde bir kente adanmış en güzel şiir/film olarak tanımlanan 'Fellini Roma' ve kendi çocukluğunu resmettiği ünlü 'Amarcord'u onun '70'li yıllardaki ilk filmleriydi. Uzun bir hazırlık döneminden sonra gerçekleştirdiği ve tarihin en ünlü kadın avcılarından biri olan Kazanova'nın anılarından sinemaya aktardığı, tablo tablo gelişen bir cinsellik panoraması olan 'Federico Fellini'nin Kazanova'sı'; yine cinsellik temasını, sanatçıya özgü sıradışı kişiliklerin bir araya geldiği farklı bir atmosferde işleyen 'Orkestra Provası'; adeta adı konmamış bu üçlemeyi tamamlayan ve yine aynı çerçevede dönen 'Kadınlar Kenti' büyük yankılar uyandırdı. Bu üçlü de Fellini'ye yakışır tarzda ya çok sevildi ya da tümüyle reddedildi. Birinci Dünya Savaşı öncesinde, ünlü bir opera yıldızının cenazesi için bir araya gelen insanların çıktıkları garip ve düşsel bir deniz yolculuğunu anlatan 'Ve Gemi Gidiyor', bir şiir gibi gelişen yapısı, hüzünle çılgınca bir neşe arasında gidip gelen doğası ve seyirciyi büyüleyen estetiğiyle tartışmasız bir başyapıt olarak kabul edildi. Fellini'nin yıllar geçtikçe ve yaşlandıkça beklenenin aksine giderek daha da zenginleşen ve sınır tanımaz bir hale gelen düş gücü, filmleri için yapımcı bulmasını zorlaştırmaya başladı. Yaşamının son 10 yılında her türlü ticari ödünden kaçınarak ancak büyük zorluklarla üç film daha gerçekleştirdi. 'Ginger ve Fred'de çağdaş dünyanın simgesi televizyonu, iki yaşlı vodvil oyuncusunun gözlerinden yorumlayarak kitleleri etkileme gücünün arkasındaki yapaylığı, basitliği ve boşluğu görkemli bir mizahın eşliğinde perdeye taşıdı. Yıllarca süren bir koşturmacanın ardından Fellini kamerasını kendi evine, dünyasının merkezi olarak gördüğü Cinecitta Stüdyolarına çevirdi ve 50. doğum yılında bu büyülü aleme sunulmuş bir sevgi destanı olan 'Görüşme'yi perdeye taşıdı. Fellini, bu kez doğrudan kendisine ve yıllardır birlikte çalıştığı yapım ekibine -çetesine- bakmayı dener; onlarla birlikte kayıp geçmişi yeniden inşa etmek için yarı komik yarı trajik ama kesinlikle umutsuz bir çabaya girişir. Bir başka zamanın şimdi kaybolmuş güzelliklerini arayışın mücadelesidir bu. Marcello Mastroianni'yle birlikte Anita Ekberg'in villasına gidip, 'Tatlı Hayat'ın görüntülerini izledikleri, geçmişte kalmış gençliğin anılarını konuştukları sahne ise filmin doruğudur. Son filmi 'Ayın Sesi'yse ustanın sinemayla ilk tanıştığı andan başlayarak anlattığı tüm hikayelerin, temaların, saplantıların ve karakterlerin genel bir özetidir. Sanatçının, 1962 yapımı 'Boccaccio '70: Doktor Antonio'nun Baştan Çıkması' ve 1968'de çevirilen 'Olağanüstü Öyküler: Toby Dammit' adlı iki kısa çalışmasını da içeren toplam 15 filmini sunan Festival, artık sinema tarihinin ayrılmaz bir parçası olan bu benzersiz sanatçı için görkemli bir anma töreni sunuyor. |
|||
| ||||