Sanatlar ve Sinema

Sanatın beyazperdeye yansıyan büyüsü

Edebiyattan tiyatroya, müzikten dansa, sinemadan plastik sanatlara ve başka başka alanlara yayılan çok geniş bir yelpazede adına 'sanat' denen evrenin ve bu evrenin vazgeçilmez bireyleri sanatçıların beyazperdeye yansıyan izdüşümlerini Sanatlar ve Sinema bölümünde izleyeceğiz. Çeşitli nedenlerle aynı tema çerçevesinde yapılan uluslararası yarışmaya katılmayan filmlerle deneysel ve belgesel çelişmelerin da aralarında bulunduğu on bir film sunulacak bu bölümde.

Ekonomik veya siyasi sebeplerle Fransa'ya göç eden, orada ikinci sınıf insan muamelesi gören Cezayirlilerin başkaldırı ve meydan okumalarının müziği olan 'rai', Fransızcayla Arapça karışımı sözleriyle uzaklarda kalan ülkeye ve onun kayıp güzelliklerine ağıt yakarken, Fransız ırkçılığına da sert ve alaycı eleştiriler getirir. Böylesine popüler bir müziğin sinemayla buluşmaması gerçekten imkansızdı. Nitekim bu görkemli randevu, üstelik başrolünü ülkemiz müzikseverlerinin de yakından tanıdığı Khaled'in oynadığı müzikal bir filmle gerçekleşti. 'Çılgın Twist Yılları' adlı ünlü filmini yıllar önce sinema günlerinde izlediğimiz sürgündeki Cezayirli yönetmen Mahmoud Zemmouri'nin '100 % Arabica'sı, bu ünlü müziğin ritimlerine ve canlılığına uygun rengarenk ve çarpıcı bir komedi. Paris'te arapların ve diğer etnik grupların yaşadığı küçük bir kolonide yerel seçimlerle aynı güne rastlayan bir konserle cami inşaatının yarattığı kaosu mizahla ve müzikle perdeye taşıyan film, Khaled'in sevimli ve sıcak oyununun da yardımıyla kendi türünde farklı bir ilk olmayı başarıyor.

Müzikallerin Komünizim ile bağdaışmayacağı gibi bir kanı vardı yıllar boyunca. Batılı seyircinin varlığından haberdar olmamasına rağmen, doğu blokunun da kendine özgü geniş ve son derece eğlenceli bir müzikal sinema geleneği vardı. Genç Alman yönetmen Dana Ranga'nın dökümanter çalışması 'Doğu Yakasının Hikayesi' demir perdenin gerisindeki bu büyük ve çılgın eğlence sektörüne pencere açıyor. Ranga, 1930'lu yılların başlarında, Hollywood'dan gelen Grigori Alexandrov'un gerçekleştirdiği ilk SSCB müzikali olan 'The Jolly Fellows'un öyküsü ile başlıyor filmine. Önce yasaklanan film, tam bir filim delisi olan Stalin'in filmi seyredip beğenmesiyle gösterim şansına kavuştu. Alexandrov'un 1938'de yaptığı 'Volga, Volga' ise, onu 100 defadan fazla izleyen Stalin'in en gözde filmiydi. Savaş sonrasında, Komünizmi sevdirmek için özellikle müzikallerden yararlanıldı. "Biz kömür madenlerinin şarkılarını söylüyoruz" diyerek neşe içinde şarkı söyleyip dans eden işçilerin görüntüleriyle açılan bu filimler 50'li ve 60'lı yıllarda siyasi baskıların bunalttığı kitleler için hayatın gerçeklerinden kaçış imkanı yaratıyor ve batıdaki örneklerinde olduğu gibi daha mutlu ve ideal bir hayat portresi çiziyorlardı. 'Doğu Yakasının Hikayesi', sanat tarihinin bilinmeyen bir sayfasını neşe ve ironi ile keşfeden ve kurgusuyla konulu bir filmi aratmayan farklı ve özgün bir çalışma.

Avrupa sinemasının son 40 yılına damgasını vuran bir çok filmde ortak bir ad görürüz: Marcello Mastroianni. Yaklaşık elli yıl süren kariyeri boyunca Mastroianni, bir çok büyük usta yönetmenlye çalıştı, çok farklı yüzlerce karakteri canlandırdı. O, Anglo-Sakson meslektaşlarının aksine oyunculuğa, katı bir disiplinden, abartılı bir profesyonellikten, gereksiz ön hazırlıklardan uzakta bir sevgi duygu ve gönül işi gibi yaklaştı. Her rolü ve her karakteri bir eldiven giyercesine kolayca ve adeta bir refleks doğallığıyla canlandırdı. Mastroianni, her büyük sanatçı gibi, ölümün kıyısında gezindiği son günlerini dahi yine bir film setinde ve oynayarak yaşadı. 90'lık bir delikanlı olan büyük portekizli usta Manoel De Oliveira yönetiminde çevirdiği 'Dünyanın Başlangıcına Yolculuk', Mastroianni'nin 171. ve son filmiydi. İlk filmini 1932'de çeviren ama gerçek kariyerini 80 yaşında başlatan De Oliveira ile Mastroianni arasındaki bu geç buluşma, yüzüne ölümün gölgesi düşmüş bu büyük sanatçının görüntüsünü son kez perdeye yansıttı. ``Ben dünyaya, aşka, şefkate, arkadaşlığa, filimlerime ve dostlarıma inanırım. İnsanları ve hayatı seviyorum. Belki de karşılık olarak hayat da beni sevdiği için. Şanslı bir adam olduğumu düşünüyorum'' diyen Mastroianni'nin veda filmi kaçırılmamalı. Son yıllarda güneyden, unutulmuş, çorak ve mafyanın yuva kurduğu Sicilya'dan gelen farklı, canlı ve taze bir hava İtalyan sinemasının ibresini değiştirmeye başladı. Sicilya sinemasının en önemli özelliği en zor konuları, hatta cinsel ve dinsel tabuları dahi sarsıcı bir estetik ve keskin bir mizahla harmanlayarak tartışmaya açması. Bu yıl Venedik Film Festivali'nde gösterilen Roberta Torre imzalı 'Bitirim Tano', bu yeni sinema akımından gelen en parlak örnek olarak nitelendi. Sicilya'lı bir kadın yönetmenin, mafya gibi kalıplaşmış bir konuda, üstelik gerçek bir olayı ve cinayeti anlatan film yapması yeterince risk taşıyor. Ancak Roberta Torre birkaç adım daha atarak, hikayeyi bir müzikal olarak çekip, dahası kendi annesi dahil yerel halkı ve olayın gerçek kahramanlarını oynatarak bir mucize yaratıyor. Sicilya'lı çete mensuplarının ve kurbanlarının dans edip şarkı söyledikleri bu garip müzikalde 1988'deki kanlı mafya savaşı sırasında, dört kızkardeşinin namusu uğruna meydan okuduğu Corleone ailesi tarafından öldürülen Tano Guarrasi'nin hikayesi anlatılıyor.

Filmlerini daha önceki festivallerde de izlediğimiz Portekizli Joao Cesar Monteiro'nun başta Toronto olmak üzere birçok festivalde büyük ilgi gören filmi 'The Pelvis of John Wayne' tam anlamıyla alışılagelmişin dışında bir film. Tanrı, Lucifer ve John Wayne hakkında saf, filozofça bir dini komedi olarak tanımlanabilecek film Monteiro'nun kural tanımayan uzun çekimleriyle daha da ilginç bir hale geliyor. Strindberg'in 'The Inferno' adlı oyununda Jean de Dieu 'Lucifer'i Henrique (bizzat Monteiro oynuyor) ise Tanrı'yı canlandırmaktadır. Gündelik yaşamlarında her zaman bir yarış halinde olan bu ikiliden Dieu aynı zamanda oyunun yönetmeni, Henrique ise John Wayne hayranı bir denizcidir. Batı uygarlığının kutsal düşüncelerinde yapılan bu eğlenceli ve filozofça gezi çok katmanlı, farklı okumalara da açık.

Bir festival mutlaka değişik zevklerde seyircilere seslenmeli. Deneysel sularda gezinen, seyirciye çok farklı tatlar sunacak üç film var bu bölümde: Çinli yönetmen Wu Ming'in 'Donmuş'u, Avusturyalı Robert- Adrian Pejo'nun 'Allah rahmet Eylesin'i ve ünlü İsviçreli usta sinemacı Daniel Schmid'in 'Yazılı Yüz'ü. Türkiye'den de ilginiç bir deneysel çalışma katılıyor bu bölüme: Kutluğ Ataman'ın İstanbul bienali'nde de gösterilen ve büyük ilgi gören uzun soluklu maraton çalışması 'Semiha b.unplugged'ı. Yıllardır çok çeşitli sanat dallarında ürünler veren Semiha Berksoy'un günlük yaşamını görüntülerken, onun kendisi ve sanat hakkındaki düşüncelerini de aktarıyor. Bu önemli belgesel çalışma, deneysel sinemamızın da öncülerinden sayılabilir.

Giriş | Uluslararası yarışma | Sanatlar ve sinema | Sinemacılar üstüne | Bach'tan esinlemeler
Edebiyattan beyaz perdeye | Federico Fellini anısına | Ustalar geçidi | Dünya festivallerinden seçmeler