Dünya festivallerinden seçmeler

İstanbul Festivali'ne bir 'festivaller festivali' görünümünü kazandıran Dünya Festivallerinden bölümünde 20 film yer alıyor. Bu geniş yelpazeye beş filmle Uzakdoğu sineması ağırlığını koyuyor. Aykırı bir cinsellikle yüklü bu filmler, toplumlarının gizli yaşamlarına ayna tutuyor.

Festivalde 'Havai Fişekler' adıyla gösterilecek olan son Filmi 'Hana-Bi' ile Venedik Film Festivali'nde 'Büyük Ödül'ü kazanan Takeshi Kitano, yapımcılıktan yönetmenliğe, senaristlikten oyunculuğa uzanan kimliği ve yetenekleriyle Japon ve Dünya sinemasının yeni dahisi olarak nitelendiriliyor. Seksenlerin sonlarından bu yana çektiği toplam yedi filminde genellikle şiddeti estetize eden gerilim hikayelerini tercih etmesine ve sert öyküler anlatmasına rağmen Kitano, ülkesi Japonya'da popüler bir komedyen olarak tanınıyor ve çok seviliyor. Kariyerine 1973 yılında bir arkadaşı ile kurduğu vodvil grubu ile başlayan sanatçı, şöhreti '80'lerin başlarında bir radyo programıyla yakaladı. Ardından kendi yazıp oynadığı skeçlerle televizyona geçen sanatçı, inanılmaz çalışkanlığı ve yaratıcılığıyla kısa sürede Japonya'nın en önemli medya adlarından biri oldu. 1983'de Oshima'nın 'Furyo' filmindeki oyunuyla, sinemaya adım attı. 'Sonatine' ile uluslararası ün kazandı ve Tarantino, Scorsese gibi yönetmenleri kendisine hayran bıraktı. Bugün bir kült film kabul edilen bu şaşırtıcı yapıt, içerdiği yoğun şiddet, sert anlatımı ve felsefi alt yapısıyla 'Ucuz Roman'a esin kaynağı oldu. Kitano, 1996'da geçirdiği ve hayati tehlike atlattığı trafik kazasının ardından çektiği 'Hana-Bi'de hayat hakkındaki değişen düşüncelerini yansıttı. Beklenmeyen ve ani olayların, yaşamın acımasız gerçekleriyle yüzyüze getirdiği ve kaçacak yeri olmayan insanların yaşam ve ölüm arasındaki mücadelelerini anlatan sanatçı, filminin adıyla da bu anlatımı güçlendiriyor. Japon edebiyatında çiçek anlamına gelen 'hana' sözcüğü yaşamı, ateşi ifade eden 'bi' ise ölümü sembolize ediyor.

Doksandokuz yıl süren bir ayrılıktan sonra 1997 Temmuz'unda yeniden Çin'e bağlanan Hong Kong, yeni yönetimin etkisini hemen ertesi gün, üstelik sinemada hissetti; yeni Çin yönetimi ünlü yönetmen Wong Kar Wai'nin 'Mutlu Beraberlik' (Happy Together) adlı son filminin afişlerini 'müstehcen' bularak indirtti. Hong Kong, '70'lerle başlayan, '80'lerin ortalarında sanatsal ve ticari bir patlamaya ulaşan, son derece canlı ve dinamik bir sinemaya sahip. Bir yandan John Woo, Tsui Hark gibi karate sinemasını yenileyen; diğer yandan Stanley Kwan, Ann Hui gibi melodram türüne hayat veren bir dizi sinemacı, sansür konusunda son derece liberal bir politikanın da izlenmesiyle, bu sinema mucizesinin yaratılmasında rol oynadılar. 'Chungking Express' ve 'Düşkün Melekler' filmleriyle tanınan Wong Kar Wai ise daha genç bir kuşağın önde gelen isimlerinden biri; son derece cesur ve denemelere açık bir sinemacı. Ünlü yazar Manuel Puig'in ülkemizde de yayınlanan 'Buenos Aires Macerası' adlı romanından uyarladığı son filmi 'Happy Together', ilişkilerindeki monotonluğu aşmak için Arjantin'e giden eşcinsel bir çiftin aşk, yalnızlık, hüzün, ihanet ekseninde dönen öykülerini, erotik ve şiirsel bir dille anlatıyor. Geçen yıl Cannes Film Festivali'nde En İyi Yönetmen Ödülü'nü kazanan ve başrollerini Tony Leung (Sevgili, Cyclo) ve Leslie Cheung (Elveda Cariyem) gibi ünlü iki pop yıldızının oynadığı bu çarpıcı filmin afişi de, temasına uygun olarak, birbirine sarılmış çıplak erkek bedenlerini sergiliyordu. Eşcinselliği hala tabu sayan Çin, Hong Kong'la birleşmenin ertesinde ilk sansür kararını uygulayarak afişleri toplattırdı. Filmin uluslararası başarısı ve gelebilecek tepkiler şimdilik daha ciddi bir yasaklamayı önlediyse de, Hong Kong ilk yarasını sinemadan almış oldu.

Bir buçuk milyarı aşan nüfusunun içinde tek bir eşcinsel bulunmadığını iddia eden ve eşcinselliği, Tibet gibi temel tabulardan biri olarak gören Çin, bu konuda en ağır darbeyi bir vatandaşından aldı. Genç kuşak sinemacılarının en yeteneklilerinden biri, kesinlikle en cesuru ve tabu kırıcısı olan Zhang Yuan'ın son çalışması 'Doğu Sarayı, Batı Sarayı' pek çok ilki barındırıyor: Çin'den gelen ilk eşcinsel, ilk bağımsız ve underground film. Daha önceki İstanbul Film Festivallerinde gösterilen 'Pekin Piçleri'nde, uyuşturucu, seks, şiddet ve rock'n'roll'un çevrelediği bir gençliği anlatarak, Çin'in ideal komünist gençlik portresini parçalayan Zhang Yuan, dökümanter ve konulu film arasında gidip gelen sonraki çalışmalarında da aynı cesur tavrını sürdürdü. Tiannanmen katliamı üzerine çektiği 'Meydan', akıl hastası oğlu için mücadele eden boşanmış bir kadını anlatan 'Anne' ve çağdaş Çin'deki yaşamın resmi portrenin dışında kalan görüntüsünü veren 'Oğullar' büyük güçlükler içinde ve gizlice çekildiler ve yasaklandılar. Son filmi 'Doğu Sarayı, Batı Sarayı'nda, Pekin'deki eşcinsel parklarını, tuvaletlerini, burada gezinen ve birbirlerine vücutlarını sunan insanları şiirsel bir dille resmediyor. Bir polis ile yakaladığı eşcinsel arasında bir gece boyu süren soruşturma çerçevesinde Çin'deki erkek eşcinselliğinin şiddetle çevrili tarihine de ayna tutan Yuan, filminin finalde içerdiği sürprizle ülkesinin iki yüzlü cinsel politikasına ağır ve sert bir eleştiri getiriyor. Filmin maliyetini karşılayabilmek için önce tiyatro oyunu olarak Avrupa başkentlerinde sahneleyen yönetmen, çekimleri büyük bir gizlilik içinde tamamlamasına rağmen tutuklandı ve negatiflere el kondu. Ancak bütün bunlar önceden düşünüldüğünden bir kopya diplomatik kuryeyle Avrupa'ya ulaştırıldı. Bu suretle tüm dünya gibi biz de bu filmi seyretme şansına eriştik.

Tayvan'lı Tsai Ming Liang'ın seyircisini yüksek gerilim hatlarına taşıyan çalışması 'Nehir', Berlin, Chicago ve Singapur'dan ödüllerle döndü ülkesine. Sevginin duygusuz cinsel ilişkilere indirgendiği aile ilişkilerini bir film çekiminin atmosferinde gündeme getiren yönetmen, Uzak Doğu toplumlarının tabularını ve cinsel yaşamlarındaki çelişkileri sorguluyor.

Singapur'lu Eric Khoo'nun Cannes'da büyük yankılar uyandıran '12 Kat'ı, Singapur'un gökdelenlerinden birinin 12. katında yaşayan ailelerin bir günlük öyküsünü anlatıyor. Toplumun bu yatay kesitinde, ruhsuz beton yığınlarında yaşayan orta sınıf ailelerin komik, bazen de trajik görüntüleri yer alıyor. İçtenlikle yapılmış bir toplumsal eleştiri '12. Kat'.

İsveç sinemasının yaşayan efsanesi, bu yıl 80 yaşına basacak olan Ingmar Bergman, 'Fanny ve Alexander'dan bu yana yaklaşık 15 yıldır sanatla iç içe bir emeklilik yaşıyor. Ünlü klasikleri veya kendi oyunlarını sahneliyor, bunları televizyona aktarıyor ve senaryolar yazıyor. Sanatçı kısa bir süre önce aile kütüphanesini düzenlerken gizli bir bölmede kara kaplı yasak bir defter keşfetti. Bu annesinin kırklı yaşlarında kısa bir döneme ilişkin bir günlüktü. Seksen yaşının eşiğinde Bergman'ı şaşırtan, bu günlüğün annesinin, babasının öğrencilerinden biriyle, genç bir erkek ile yaşadığı kısa ve mutlu bir aşkın/ ilişkinin dökümü olmasıydı. Bu, tüm kahramanları ölmüş tamamıyla unutulmuş yitik bir sevginin solmuş sayfalarda ve silinmiş mürekkeplerde yeniden doğmasıydı. Yaşadığı şaşkınlığa rağmen büyük sanatçı geçmişin bu hüzün/ mutluluk dolu anılarını annesinin dilinden senaryolaştırdı ve yönetimini eski eşi, geçmişteki büyük aşkı ünlü oyuncu Liv Ullman'a teslim etti. Son Cannes Film Festivali'nde büyük hayranlıkla karşılanan 'Özel İtiraflar' böyle doğdu. Ağırbaşlı ilahiyat öğretmeni ile evlenen Anna, bir süre sonra genç rahip Tomas ile karşılaşınca hatasını anlar. Yaşadığı tutkulu aşk, onu iki farklı dünya arasında kararsız kalmasına yol açar. Dostu Jacop'un herşeyi kocasına itiraf edip ona dönmesi öğüdünü dinleyince de herkesin hayatında dramatik gelişmelere yol açar. Bergman'ın aşkın doğuşuyla sona erişi arasındaki zevk ve ızdırap dolu yolculuğu anlatan ustalıklı senaryosu Ullmann tarafından aynı ustalıkla beyazperdeye yansıyor. Pernilla August'un oyunculuğunun festivallerde ödüllere boğulduğunu da eklemeliyiz.

Yalnızca kendi kuşağının değil, Avrupa sinemasının da en çalışkan ve verimli ustalarından biri olan Claude Chabrol, geçen yıl San Sebastian Film Festivali'nde büyük ödülü kazanan yeni çalışması 'Hırsız ve Çırağı' ile 50'nci filmine imza attı. Sevgili dostları Truffaut ve Godard'ın oldukça uzağında kalan sinema anlayışına rağmen, bu akımın yaratıcılarından biri kabul edildi. Chabrol, sinemadaki temel amacını, ele aldığı malzeme ne olursa olsun, burjuva ahlakını sarsmak ve hatta yok etmek olarak belirlemişti. Godard'ın tersine bunu klasik bir sinema anlayışına ve öykü anlatma sanatına sadık kalarak sürdürmeyi denedi. Bu amacı için çoğunlukla polisiye edebiyatından, gerçek klinik vakalardan, kimi zamansa ünlü edebi klasiklerden yararlandı. Cinayet, şantaj, ihanet, kıskançlık, cehalet ve kötülük onun vazgeçemediği temalar oldu. Gerçek canileri anlattığı 'Landru', 'Dr. Popaul', 'Zehirli Çiçek', 'Kadınların Hikayesi'; 'Simoneon', 'Highsmith' ve Ruth Rendell'den uyarladığı 'Şapkacının Hayaleti', 'Baykuşun Çığlığı', 'Seremoni' daha önce Festival'de izlediğimiz, 'Maskeler', 'Betty' ve 'Cehennem' bu elli seçkin yapıtın ilk akla gelenleridir. Bu görkemli tacın en parlak incisi şüphesiz büyük oyuncu Isabelle Hupert'dir. İlki 'Zehirli Çiçek' olmak üzere aralarında 'Madam Bovary' de bulunan beş filmde birlikte çalışan bu iki sanatçının, garip bir şekilde olağanüstü sonuçlar veren kimyaları daima başyapıtlara kaynak olmuştur. Cannes, Venedik, Cesar'ın ardından son filmin aldığı ödül, yönetmenle oyuncu arasındaki gizemli bağın başarısının sinema sanatınca tescilidir. Bu birlikteliğin ve başarının son ürünü, Chabrol'un sinema pastasına yaktığı ellinci mum olarak parlayan 'Hırsız ve Çırağı', küçük çapta dolandırıcılıkla geçinen Victor ile yarı yaşındaki Betty'nin öyküsünü anlatıyor. Bu ikili, küçük bir karavanla kongreleri dolaşır, Betty cazibesi ile insanları avlar, Victor ise tehlikeden kaçmayı sağlayan bir etiket görevini üstlenmiştir. Aşırıya kaçmadıkları için gayet iyi giden 'iş' bir gün bazı pürüzlere takılır. İkiliyi derin sularda sürprizler beklemektedir... Yeni Dünya Düzeni'nin Rusya'sını gerçekçi bir şekilde gözler önüne seriyor Aleksei Balabanov 1996 yılında çektiği 'Birader' filmiyle. Askerden döndüğünde St. Petersburg'da yaşayan ağabeyi Viktor'un yanına giden Danila onun 'Tatar' takma adıyla mafyanın tetikçiliğini yaptığını öğrenir. Ağabeyinin yardımcısı olan Danila, ilk iş olarak 'Çeçen' adlı birini öldürmek için 20.000 Dolar alır. Balabanov filmi için ``Burası insanların McDonald's da buluştuğu, silah taşıdığı, Batı müziği dinleyip uyuşturucu kullandığı yeni St.Petersburg. Burası yeni Rusya ve Danila'da bu düzenin yarattığı vatandaş örneği'' diyor. Rus sinemasının yıldız oyuncusu Sergei Bodrov'un yarattığı kompozisyonla Chicago'da ödül aldığını ekleyelim.

'Bonnie ve Clyde' çizgisini sürdüren 'Öp ya da Öldür'de klişelerden kaçınan usta işi bir gerilim filmi yaratıyor Bill Bennett. Nikki ve Al, insanları uyutup otelde soyarak geçinen iki soyguncudur. Bu kurbanlardan biri ölünce, onun çantasını alıp kaçarlar. Çantada futbol yıldızı Zipper Doyle'un ilginç cinsel yaşamını yansıtan bir kaset vardır. Doyle ile polisten kaçan kahramanlarımızın kaldığı otelin sahibi de ölü bulununca olaylar tam bir kaosa dönüşür. Gerilim ve yol filminin ilginç bir karışımını yaratıyor Bennett.

Robert Guediguian Marsilya'nın varoşlarında yaşanan bir aşkı anlattığı 'Marius ve Jeannette'de hayatın incittiği insanların destanını yazıyor. Geçen yıl festivallerin ilgi odağı olan film Ariane Ascaride'e Cesar Ödülü kazandırdı. Varoş insanlarının küçük ama ilginç hayatları, yaşanan gizli ilişkiler, insanların dayanışması ve küçük çıkarların yarattığı huzursuzluklar, hepsi iyi bir oyunculuk ve atmosfer kullanımı ile yansıyor perdeye.

Onbeş yıl süreyle sadece işleriyle uğraşıp hiç izin yapmayan, hiç dışarı çıkmayan, eğlenmeyen Jean- Marie Kunstler ile karısı Nicole, onca yıl sonra arkadaşlarıyla bir gece klübüne giderler. Sahnede kadın kılığında ve rahatsız edecek derecede çekici olan Loic ile kardeşi gösteri yapmaktadır. Bu gece mazbut ve işlerine düşkün çift için yeni ve sıra dışı bir hayatın başlangıcı olacaktır. Anne Fontaine ilginç senaryosu ile ödüller alan 'Kuru Temizleme' ile seyirciyi 'çarpan' bir film yaratıyor. Fransız sinemasının ünlü oyuncusu Miou Miou başta olmak üzere tüm oyuncuların üstün bir performans gösterdikleri bu film, uzun süre belleklerden silinmeyecek.

Psikoloji meraklılarının kaçırmaması gereken 'Yedinci Cennet'te de sıradışı bir ilişkiyi anlatıyor Benoit Jacquot. Kleptoman Mathilde sık sık bayıldığı için işe de gidememektedir. Kocası cerrah Nico ise bir doktor olmasına rağmen karısının hastalıklarıyla ilgilenmez. Mathilde, kendisini hipnoz ile tedavi edecek bir doktor ile tanışır ve tedavi sonucu iyileşir. Ancak, bu kez Nico hastalanmıştır ve karısına karşı duyguları değişmiştir. Olayların bu görünen yanıdır, bir de görünmeyen yan vardır... Hollanda'dan Mijke de Jong'un aile kurumunu ve aile bireylerinin 'nasıl olmaları gerektiği'ni tartıştığı 'Kırılgan' ilginç bir aile manzarası sunuyor. Beş kız kardeş anne babalarının kırkıncı evlilik yıldönümleri için bir video çekmeye karar verirler. Tartışmaya başladıklarında bazı acı verici anılar ve paylaşılan sırlar ortaya çıkmaya başlar. Kardeşlerin biraraya gelmesiyle çok mutlu ama 'kırılgan' bir birliktelik oluşmuştur.

'Masumiyet Adına'da adaleti arayan bir annenin insanı hüzne boğan öyküsünü anlatıyor Andreas Kleinert. Almanya'nın birleşmesinin zengin ettiği Robert Kunze, Marie adlı bir kıza tecavüz etmiş ve onu vahşice öldürmüştür. Kunze yakalanır ama delil yetersizliğinden serbest bırakılınca Marie'nin annesi Anna, yasaları kendi uygulamaya karar verir. Gerilimli bir aşk öyküsü ve toplumsal bir dram 'Masumiyet Adına'.

Üç ahbap çavuş, İsviçreli Alman rock müzisyeni Polo Hofer, 'Wankdorf'un Woody Allen'ı olarak tanımlanan tipik bir acı çeken aydın örneği Bern'li aktör Max Rüdlinger ve Clemens Klopfenstein İsviçre'den bir yolculuğa çıkarlar. Clemens Klopfenstein Mısır'ın Assuan çölünde sona eren karşılıklı döktürülen vecizeler ve doğaçlamalarla dolu bu yolculuğu 'Erkeklerin Suskunluğu'nda anlatıyor. Hollanda'lı Arno Kranenberg ilk gençlik yıllarının anılarını şiirsel bir dille beyazperdeye aktarıyor 'Vişne Hasadı'nda. Uzaktan akraba Jan ile Marie her vişne hasadı zamanı köylerine büyükanne ve büyükbabalarının yanına giderler. Zaman içinde arkadaşlık aşka dönüşmeye başlar... Artık birer yıl arayla ölen büyükanne ve büyükbabanın cenazesinde karşılaşırlar. Artık karar vermenin zamanıdır, çünkü köye gelmek için hiç bir gerekçe kalmamıştır... Film, eleştirmenlerce ``son yıllarda Hollanda'da çekilen en özgün film'' olarak nitelendiriliyor.

Aleksandr Sokurov'un geçen yıl Moskova Festivali'nde ödüllerin çoğunu alan 'Ana ile Oğlu' adlı filmi ilginç bir ana oğul öyküsü anlatıyor. Genç bir adam ıssız bir bozkırın ortasındaki kulübelerinde ölümcül annesine bakmaktadır, temizlik yapar, ona hikayeler okur, eski dostlarından söz eder; sanki annesi hiç ölmeyecek gibidir, sonbahar hiç bitmeyecek gibi gözükür... Bir gün anne ölür ve bu ıssız dünyanın ortasında tek başına kalır... Bir sinema yazarının deyişiyle; ``bu filmi izlemek, son günbatımını izlemeye benziyor.''

Polonyalı Jerzy Stuhr aynı süre içinde gelişen ve ortak noktaları aşkın gizemi olan dört öykü anlatıyor 'Aşk Öyküleri'nde. Karşılıksız bir öğrenci öğretmen aşkı; kendisine sığınan bir genç kızın babası olduğunu öğrenen rahibin düştüğü dehşet; emekli bir albayın yıllar sonra ilk aşkına dönme isteği ve başarısızlığı; bir mahkum ve sığındığı kadın arasındaki ihanetler ve yeniden barışmalar arasında gidip gelen aşk. Bu öyküler Venedik'te eleştirmenler ödülüne değer bulundu.

Festival izleyicilerinin 'Bahçe' filmiyle tanıyıp sevdikleri Martin Sulik bu kez 'Orbis Pictus' ile karşımızda. Yaratıcı ve espri yeteneği olan çocuksu bir dünya görüşüne sahip Tereza, kaldığı yurttan atılınca Bratislava'ya gidip annesini aramaya karar verir. Slovakya'nın kırlarını bir baştan bir başa geçerken bir dizi garip insanla karşılaşır. Olağanüstü doğa görüntüleri eşliğinde yaşadığı her olay ona yaşamın temel gerçeklerinden birini keşfettirecektir. Gerçek ile düş arasındaki sınırların belirsizleştiği, mistisizmin etkilerini taşıyan, günlük gerçeklerin absürd ve trajikomik bir biçemle anlatıldığı bir film.

Festivalin kapanış filmi bu yılın Cesar Ödülleri rekortmeni 'Eski Güzel Şarkılar'. 75 yaşındaki usta Alain Resnais'nin bu müzikal komedisi, bir grup insanın karmaşık aşk ilişkilerini anlatıyor. Bu insanlar sevişiyor, kavga ediyor, barışıyor yine kavga ediyorlar; ama bunları hep şarkı söyleyerek yapıyorlar. 'Hayatlarını yaşayan insanlar'ın dünyası hiç bu kadar güzel anlatılmamıştı, deniyor bu film için.

Çağının tanığı olan filmler
Sinema aynı zamanda tarih diliminin bir tanığıdır da. Savaşlar, devrimler, isyanlar, soykırımlar açısından son derecede zengin tarihsel verilere sahip olan yüzyılımız, bu açıdan sinemaya sınırsız malzeme sağlamıştır. Festivalin geleneksel bölümlerinden olan Çağımızın Aynası Sinema'da ikisi konulu dördü belgesel altı film, sinemanın tarihe ayna olma işlevini sürdürmekte. Nikolaus Geyrhalter, Bosna'da yaşanan savaştan sonra yabancı güçler sayesinde ayakta duran yeni ülkeyi temsil edebilecek olan insanların portrelerini çiziyor 'Dayton'dan Sonraki Yıl'da. Sırp teknisyen Rajko ve ailesi; savaşta iki bacağını kaybeden tiyatro oyuncusu Nermin; Hırvat kesiminde arkadaşlarını ziyaret etmek isteyen müslüman çoban Halid. Şartların imkansızlaştırdığı ama h^al^a birlikte yaşama umudu olan bu insanların yaşadıkları öyküler 200 dakikalık bir destan yaratıyor. Saraybosna'da savaş sonrasının insan manzaralarını yansıtan bir başka yönetmen de Ademir Kenoviç. Yedi ve dokuz yaşlarındaki Adis ile Kerim'in savaşta yanına sığındıkları şair Hamza birlikte yaşadıklarını anlattığı 'Kusursuz Çember' için yönetmen, ``dehşeti, yıkımı, cinayeti ve işkenceyi gördüm. Bunlara mücadele etmenin yolunu da sıcak, yalın, kışkırtıcı, ancak kendine özgü sinema mantığıyla alışılmış belgesellerden farklı bir film yapmakta buldum'' diyor.

'Albay Korugan' Arnavutluk'ta Enver Hoca döneminin yarattığı bir kahraman olan Albay Nuro Meto'nun takma adı. Kutjim Cashku, yönetimin ülkeyi korumakla görevlendirdiği Meto'nun öyküsünü anlatırken Enver Hoca döneminin de bir muhasebesini yaparak, bu diktatörlüğü derinden eleştiriyor. Ülkenin dört bir yanında 800.000 korugan inşa eden Meto, sık sık uyguladığı alarm ve tatbikatlarla halkı canından bezdirmiştir. Koruganlaşma politikası için, bir takım cinayet ve yolsuzluklara bile göz yuman Albay, bir süre sonra hükümet için bir tehlike oluşturmaya başlar...

Ekim devriminin önderlerinden ve SSCB'nin kurucularından Leon Troçki, Stalin'le ters düşünce, ülkesini terk ederek kısa bir süre Türkiye'de konakladıktan sonra Meksika'ya yerleşmiş ve burada adeta bir Troçkistler kolonisi kurmuştu. Bu sakin günler genç İspanyol Jacques Mornard'ın gelişiyle trajik bir sona doğru koşar adım gitmeye başladı. Özel sekreterinin sevgilisi ve ünlü liderin ateşli bir hayranı olan Mornard, içtenliği, zekası, hayranlığıyla Troçki'yi fethetti ve hiç ummadığı bir anda onu acımasızca katletti. Bu sevimli genç, aslında İspanyol kökenli KGB ajanı Ramon Mercader del Rio'ydu. İspanya İç Savaşı sonrasında SSCB'ye yerleşen Mercader, annesinin bu misyonu üstlenmesi konusundaki baskısı ile bu görevi kabul etmişti. 1970'de ünlü yönetmen Joseph Losey, bu karanlık öyküyü Richard Burton, Romy Schneider ve Mercader rolünde Alain Delon'la sinemaya uyarlamış ve çekim öncesi Moskova'da yaşayan Ramon Mercader'le görüşmeye çalışmış ama başarılı olamamıştı. Gazetecilik ve fotoğrafçılıktan gelen iki genç İspanyol yönetmen, Jose Luis Lopez-Linares ve Javier Rioyo, KGB arşivlerinin açılmasıyla bütün sırları aydınlığa kavuşan bu ünlü cinayetin öyküsünü yeniden filme aldılar. Gerçek mekanlarda, olayın halen yaşayan tanıklarıyla ve çok geniş bir arşiv çalışmasıyla gerçekleştirilen 'Göklerde Fırtına' bir tarihi belgesel olmayı aşıp, bir macera filmine dönüştü. Geçmişteki olayların izlerini süren bir başka film de 'T. A. R. İ. H.'i Tuşla'. Don DeLilo'nun 'White Noise' ve 'Mao 2' adlı romanlarıyla ``bu yuva artık geçerli değil'' sözünden esinlenen Johan Grimoprez, '60'lı ve '70'li yılların uçak kaçırma olaylarının gayrı resmi güncesini beyazperdeye aktarıyor. Uluslararası terör ve felaket haberleri ile insanların huzurunun nasıl tehdit edildiğini anlatırken, tarihe yeni bir bakış getiren çılgınca bir film yaratmayı da başarıyor. Yakın geçmişin bilinmezlerle dolu olduğunu ve ve her yeni keşfin önemli sürprizler yaratacağını gösteriyor Arnaud des Palliers, 'Drancy Gelecek'te. Genç bir tarih öğrencisi, Naziler'in Fransa'da Yahudilere karşı başlattığı 'Kesin Çözüm' hareketinde Fransızların rolünü araştırmaktadır. Ölmek üzere olan son tanık, bir kanıt bırakamamış olmaktan dolayı üzüntü içindedir. Eski toplama kampının yerinde 'Dilsizler Sitesi' diye adlandırılan toplu konutlar vardır. Genç kadın, Yahudilerin yok ediliş öyküsünü şimdiki zamanda anlatırken Paris ve varoşlarında yaşananların aslında 'Kesin Çözüm' dünyası olduğunu da gösteriyor.

Bulgaristan'ın önemli yönetmenlerinden Edward Zahariev 1996'da ölümünden önceki son filmi 'Geç Dolunay'da ülkesinin '90'lı yıllarına bir ayna tutuyor. Yaşama bakış açıları çok farklı olan ve hiç anlaşamayan yaşlı bir adam, oğlu, gelini ve torunu birlikte yaşamaktadır. Bir huzurevine yerleşen yaşlı adam, orada da rahat edemez ve kaçar. Yolda iki eski arkadaşıyla karşılaşır ve bir banka soymayı tasarlamaya başlarlar... Bu ülkenin, bugünü ve geleceğini karamsar bir yaklaşım 'Geç Dolunay'.

GENÇLİK FARKLIDIR
Bahar kadar taze, canlı ve güzel olan gençlik, aynı zamanda yıkıcı ve bozguncudur da. Birdenbire gelir, imkansızı gerçekleştirir, herkesi ve herşeyi karşısına alır. Gençlerin yaptığı sinema da böyledir. Festival, çok genç yönetmenlerden seçtiği dört filmle oluşturduğu Gençlik Farklıdır bölümüyle genç sinemadan örnekler sunuyor.

Bruno Dumont, Valensiya'da Altın Palmiye alan 'İsa'nın Yaşamı'nda küçük kasabaların boğucu havasını ve bastırılmış duygularıyla yaşamayı öğrenmiş insanlarını anlatıyor. Kuzey Fransa'da bir küçük kasabada annesiyle yaşayan saralı Freddy, bir süpermarkette kasiyerlik yapan sevgilisi Marie ve 20'sine gelmiş ama bir baltaya sap olamamış arkadaşlarıyla aylak bir hayat sürer. Kasabaya gelen bir Arap ailesi tüm dengeleri bozar; ailenin oğlu Kader Marie'ye kur yapmaya başlamıştır...

Yugoslavya'nın dağılma sinyallerini verdiği günlere ışık tutan 'Yabancı' bu ülkede yaşayan halkların yaşadığı dramın nedenlerini de aydınlatıyor. Andrej Kosak, Slovenya'ya yerleşen Boşnak Sead'in içine düştüğü yalnızlığı, yaşadığı trajik aşkın öyküsünü anlatırken, 'milliyetçilik' denen hastalığın nelere yolaçabileceğini gözler önüne seriyor. Slovenya'daki lise arkadaşlarının dışladığı Sead'e tek yakınlığı punk bir rock'çı olan Bomba gösterir. Aşık olduğu Metna, Boşnak olduğu ve aksanı yüzünden Sead'e ilgi göstermez. Aynı günlerde Tito hastalanır ve Ljubjana'daki bir hastaneye kaldırılır. Her yer bir anda askerlerle dolar. Sloven başkentindeki sıkıyönetimin ilk denetime alacağı insanlar rock'çılar olacaktır...

Stavros Andonis Efthymiou Avustralya'nın 'kayıp' genç kuşağından portreler çiziyor 'Gerçek Aşk ve Kaos'ta. Vokalist Mimi, her türlü suçu işlemiş sevgilisi Hanif'le annesiyle barışmak üzere Perth'e gidecektir. Arkadaşları Dean'de psikopat kardeşi Jerry'nin uyuşturucularını çalarak onlara katılır. Yolda rastladıkları sevimli müzisyen Morris'i de arabalarına alırlar. Morris'in konuşmalarıyla ilişkileri altüst olmaya ve zaafları ortaya çıkmaya başlar. Jerry'de onlara yetişince herşey karışacaktır. Otoyollar, moteller ve uçsuz bucaksız doğa görünümlerinin eşliğinde 'aşk ve sevgi'nin gerekliliğini anlatan bir film

Yarının ustalarını bugünden tanımak için
Yalnız yirminci değil yirmibirinci yüzyılın da sanatı olan sinema, yeni ve dinamik bir sanat olduğu için her an genç, yeni ve taze soluklar çıkarıyor. Belki de böylesine canlı, böylesine farklı ve genç bir sanat olmasının sırrı bu sonsuz devinim gücünde saklı. Bu genç soluklar, herşeyin anlatıldığına, her anlatım yolunun keşfedildiğine inanılan bir sanata, adeta dün bulunmuşcasına küçük mucizeler eklerler. Festivalin bu yılki programında yer alan genç yönetmenler arasında daha şimdiden ustalar arasında sayılanlar olduğu gibi, henüz keşfedilmeyi bekleyen ve tanınmayan yüzler de var. Dünya Sinemasının Genç Yıldızları sinemada ilk soluğun o farklı tadını arayanlar için kaçırılmayacak bir bölüm şüphesiz.

Bu gençlerin arasında en çok dikkati çeken Naomi Kawase. Geçen yıl Cannes'da 'Altın Kamera', Rotterdam'da FİBRESCİ ödüllerini alan 'Suzaku' adlı filmini göreceğiz genç yönetmenin. Orman içinde kaybolmuş bir köydeki yaşamı ve bu kaybolmuşluktan memnun olanların ve kurtulmak isteyenlerin dramlarını anlatan Kawase, yokolmaktaki bir dünyayı minimalist bir dram olarak perdeye yansıtıyor. Fransa'dan gelen Brigitte Roüan, yıkıcı bir aşkı anlatıyor 'İlişkiden Sonra'da. Kırklı yaşlarda, mutlu bir aile yaşamına sahip ve entelektüel biri olan Diane, genç bir hidrolog Emilio ile sınır tanımaz bir aşk ilişkisi kurar. Bütün bu olanları farkeden kocası Philippe ise zampara kocasını çatalla öldüren bir kadını savunmaktadır... Bildik ve çok rastlanan bir olayı bambaşka bir üslupla perdeye yansıtıyor Roüan.

Garip bir cinayetin izlerini süren Norveç'li Erik Skijoldbjaerg'in 'Uykusuzluk'u, dramatik gelişmeleri ve beklenmedik sonuyla gerçek bir gerilim filmi. Farklı yaş ve deneyimdeki iki detektifin, bir genç kızın öldürülmesindeki gizi çözüşünün öyküsü, günümüzün modası olan kanlı gerilim filmlerinden çok daha karmaşık, heyecan verici ve sürükleyici bir biçimde sunuluyor.

Tunus'un genç yönetmenlerinden Nadia Farez'i, Kuzey Afrika'lı kadınların dramını yansıttığı 'Bal ve Küller' filmiyle tanıyacağız. Asi genç öğrenci Leyla, maddi durumunu güvenceye almak için 30 yaşında evlenen, ama ayrılmayı düşünen üniversite mezunu Emine, deneyimlerini kızına aktarmaya çalışan 35 yaşındaki doktor Naime'nin kesişen yaşamları aracılığıyla, dünyanın gündemindeki bu kadınların üç önemli dönemini izliyoruz

İngiltere'den Nicholas Barker, hayal kırıklığı, kadın ve yahudi düşmanlığı ve eşcinsellik korkusu dolu dört kişinin New York'un karmaşık seks ortamındaki ilişkilerini anlattığı filmi 'Dağınık Yataklar' için ``senaryonun % 90'ı karakterlerimin gerçek konuşmalarına dayanıyor, gerisi ise yalan kutusu'' diyor. Yine yönetmene göre ``gerçek - kurmaca tarzındaki'' film günümüz ABD'si üzerine bir kara komedi. 'Beşinci Mevsim' hiç de yabancısı olmadığımız bir öykü anlatıyor. İran'lı Rafi Pitts neden başladığı unutulmuş bir kan davasını güden iki ailenin barışmak için çocuklarını evlendirmesinin yarattığı gerginliği anlatıyor. Başkalarının kararı ile oluşan bu evlilik, bozulunca aileler arasındaki düşmanlık hortlar ve iki tarafta üstünlüğünü ispata çalışmaya başlar... Annesinin ölümüne tanık olunca dili tutulan Letonyalı Elvis'le babasının yeni bir anne aramak üzere Hollandaya gidiş öyküsünü Paula van der Oest'ün 'Başka Bir Anne'sinde izleyeceğiz. Baba Juris'in çocukken mektup arkadaşı olan Hollandalı Marie'ye gidişleri ve onunla karşılaştıktan sonraki ilişkileri etkileyici ve mizah yüklü bir anlatımla veriliyor.

Asya'nın yükselen sinemasının bir başka ucu Hindistan'dan gelen Santwana Bardoloi'nin 'Kaçış'ı ise bize 40'lı yıllarda Brahman kastından üç dul kadının öyküsünü anlatıyor. Farklı kuşatklardan, aynı evde yaşayan, toplumun baskısı altındaki bu üç kadının ilişkileri ile geleneklerin boğduğu bir toplumun etkileci bir portresi çiziliyor.

İtalya'dan Giuseppe Gaudino'nun 'Ayın Kara ve Deniz Arasındaki Devinimi' Fligriya çayırlarının ortasında bulunan Pozzuoli'nin MÖ. 538'den 1984'e kadar olan tarihi anlatıyor. Denizin gel gitlerinin etkisi altında kalan bu topraklarda yüzyıllardır yaşananlar değişmemiştir. Neron'un öldürdüğü annesi Agrippina ile ilişkilerinden sürekli göç eden balıkçı ailesi Gioia'ların her mevsim yenilenen ilişkilerine kadar değişen zamanlarda değişmeyen ilişkiler konuyla ilgisizmiş gibi görünen anlatılarla ustalıkla yansıtılıyor.

Bu bölümün en felsefi filmi Stelios Haralambopulos'un Euripides'in trajedisini vurguladığı 'Hades'. Bir evin sahibini aramak için Arnavutluk sınırlarına yolculuk yapan Manos'un araştırmaları, zamanla onun kendisini ve yaşamını sorgulamasına yol açar. Belirsizliğe, sembolik bir cehenneme doğru bir yolculuktur bu. Günümüzün insan ilişkileri ile mitoloji dünyasının ilişkilerinin oluşturduğu bir sarmal içinde dolaşır seyirci, film boyunca.

Yönetmenlerin gözünden Fransa
Yüzyılın başında Georges Melies'in 'Aya Seyahat'le sinema sanatını başlatmasından bu yana Fransa, yaratıcı sinemanın merkezi olmayı sürdürmüştür. Gösterişli ve iddialı yapımlardan çok insana, insanın iç dünyasına, gönül ilişkilerine, aşkın doğasına, hüzne, sevince eğilmeyi tercih eden Fransız sineması, bu içe dönük tavrıyla, insan ve duygu malzemesiyle pek çok sinemasever kuşağını derinden etkilemiştir. Fransız sineması, geçmişten günümüze uzanan olağanüsü bir seçkiyle İstanbullu sinemaseverlerin karşısına çıkıyor.

Gerçek bir sinemasever için şaşırtıcı keşifler ve benzersiz tatlar içeren bu bölüm, yüreği sinemayla atan bir toplumun öykü ve görüntülerini perdeye taşıyacak. Sinema sanatının büyük ustaları, çoğu gölgede kalmış bu filmlerle Fransız olma duygusunu dile getirecekler.

Sessiz sinema döneminden gelen iki başyapıt, yalnız bu bölümün değil tüm festival gösterilerinin gerçek mucizeleri. Bir yandan korku ve action filmlerinin atası sayılan, efsanevi Louis Feuillade elinden çıkma 1915 yapımı 'Vampirler', diğer yanda gerçeküstü sinemanın ilk örneklerinden sayılan Rene Clair imzalı 'Paris Uyuyor' var. Bu iki film, bizlere yüzyıl başı Fransasını ve o çılgın 1920'li yılların havasını yaşatacak. Özellikle Clair'in ilk filmi olan ve 1923 yılında gerçekleştirilen 'Paris Uyuyor', komediden absürdlüğe uzanan çizgide, donmuş bir şehirde, kurtuluşun yolunu arayan bir avuç insanın garip hikayesini avangart sinemanın ilk ve belki de en görkemli örneğine dönüştürüyor. Sosyal çalkantıların ve toplumsal devinimlerin pençesinde kıvranan '30'ların Fransası ise, büyük usta Jean Renoir'ın 'M. Lange'ın Suçu' adlı filmle geliyor beyazperdeye. Ünlü ozan Jacques Prevert'nin senaryosundan yola çıkan film, komedi, gerilim, romans arasında gidip gelen anlatımıyla, işçilerle işveren arasındaki baskı ve sömürü ilişkisine farklı bir yaklaşım getirmekte. Renoir'ın, fantaziyi, politikayı ve natüralizmi aynı potada eriten üslubu ve devrimci yaklaşımı ortaya bir başyapıt çıkartıyor.

Jean-Pierre Melville'in 'Kumarbaz Bob'u, yönetmenin deyimiyle ``Paris'e yazılmış bir aşk mektubu''dur. Bir yanında cenneti (Montmartre) diğer yanında cehennemi (Pigalle) barındıran bu büyülü şehrin atmosferinde, Melville, bizlere aşk, ölüm, ihanet ve kumarla sarmalanmış, alttan alta komedi tonları da içeren bezersiz bir gerilim öyküsü anlatmakta.

Komedi ustası Yves Robert, 'Düğme Savaşı'nda, kamerasını Fransız taşrasındaki çocuk çetelerinin büyük savaşına çevirir. Özellikle çırılçıplak soyunmuş çocukların askercilik oynadıkları sahneleriyle sinema tarihinde alçak gönüllü ama unutulmaz bir yer edinmiştir bu film.

Fransız ve Dünya sinemasını temelinden değiştiren 'Yeni Dalga'yı bu akımın iki büyük yaratıcısının filmleriyle selamlayacağız: Jean-Luc Godard'ın, karanlık bir polisiye parodisi olan 'Alphaville' ve François Truffaut'nun iflah olmaz bir çapkını anlattığı 'Kadınları Seven Adam'ıyla. Ünlü dedektif Lemmy Caution karakterini kara filmle bilimkurgu arasında gelişen ve Orfeus efsanesinden etkilenen garip bir hikayenin kahramanı yapan Godard, altan alta teknoloji çağının insana yüklediği yabancılaşmayı anlatır. Raoul Coutard'ın kamerasından yansıyan Paris ise, bu kez bir gelecek şehri olarak karşımıza çıkar. Truffaut'nun filmi ise, yaşamının temeline kadınları yerleştirmiş ve hayatının amacını onları aramak, takip etmek ve onlarla sevişmek olarak belirlemiş saplantılı bir erkeğin portresidir. Yönetmenin kendine özgü, canlı, sevecen, duyarlı üslubu ve hikayeyi kadınların bakış açısından anlatmasıyla yarattığı etkileyici paradoks ortaya son derece zevkli bir seyir çıkartmaktadır sonuç olarak. Çağdaş Fransız sineması ise, aşk kırgınlıklarının, hüznün ve yalnızlığın ressamı Andre Techine'in 'Amerika Oteli' ile temsil edilecek. Başrollerini iki büyük oyuncunun, Catherine Deneuve ve Patrick Deware'nin oynadıkları film, Fransız taşrasının melankolik havasında, çevrelerini saran yalnızlık ve mutsuzluk çemberini kırmaya çalışan iki insanın aşk öyküsünü adeta fısıltılarla anlatıyor.

Bir ülke bir sinema: İngiltere
Her yıl bir ülke sinemasını son dönem ürünleriyle tanıtmayı amaçlayan İstanbul Film Festivali'nin bu yılki konuğu sinema sanatında köklü bir geleneğe sahip olan, ama yeniliklere açık tavrını da koruyan İngiliz sineması. Üçü edebiyat uyarlaması olan beş film, günümüzde yükselişe geçen İngiliz sinemasının önemli eğilimlerinin en güzel ve çarpıcı örnekleri. Yaratıcı ve özgün bir seçki izleyecek sinemaseverler.

Programın ağırlığını İngiliz sinemasının uzmanlık alanı sayılan edebiyat uyarlamaları oluşturuyor. Son yıllarda Shakespeare, Jane Austen, Henry James, Thomas Hardy ve Joseph Conrad'ın yapıtlarından Branagh, Ivory, Ang Lee gibi usta yönetmenler tarafından yapılan görkemli ve zarif uyarlamalar, İngiliz sinemasına yeni bir ivme kazandırdı. Bu ülkeye has benzersiz oyunculuk geleneğiyle, etkileyici bir sanatsal yaratıcılığı aynı potada eriten ve bu klasik yapıtları, içerdikleri evrensel temalarla yenileyen bu filmler bütün dünyada seyirci ve eleştirmenlerin övgüsü ile karşılandı. Genç İngiliz yönetmen Phil Agland'ın ünlü yazar Thomas Hardy'nin, görece az bilinen bir romanından beyazperdeye uyarladığı 'The Woodlanders' bir grup genç insanın aşktan nefrete, mutluluktan ölüme uzanan tutkulu ilişkiler yumağına hayat veren yaratıcı bir çalışma. Agland'ın, romanın duygusal çeşitliliğini, oyuncuların karakter yaratımlarıyla ifade eden özgün yaklaşımı ise bu yüz yıllık esere bir bahar tazeliği kazandırıyor.

Son derece tartışmalı, o oranda da çağdaş olan bir oyundan perdeye aktarılan 'Bent' ise, İkinci Dünya Savaşı'nın ve Nazi zulmünün bugüne kadar pek sözü edilmemiş bir yanına ışık tutuyor. Savaş öncesinde, Berlin'in büyümlü atmosferinde deli dolu bir yaşam süren bir grup eşcinselin, Nazi rejimince toplama kamplarına ölüme ya da çalışma kamplarında işkenceye mahkum edilmelerini, ancak bu acı dolu ortamda bile içlerindeki sevgiyi yaşatmalarının öyküsünü sahneye taşımış günümüz İngiliz tiyatrosunun önde gelen adlarından Martin Sherman. Nazilerin pembe üçgenle simgeledikleri eşcinsellerin gizli kalmış tarihinin bu sayfalarını etkileyici ve duyarlı bir dille sahneden perdeye taşıyan ise genç tiyatro yönetmeni Sean Mathias.

Romanları ülkemizde de tanınan ve çok sevilen Julian Barnes'ın 'Metroland'ini Philip Saville'in tutkulu ve yaratıcı uyarlamasından izleyeceğiz. Başrollerini bugünlerin yükselen yıldızlarından 'Dalgaları Aşmak' ve 'Boksör' filmlerinin ödüllü oyuncusu Emily Watson ile Christian Bale'in üstlendiği film, 1960'lardan '70'lere uzanan hareketli yıllarda bir kadının iki erkek arasında kararsız kalan gönül serüvenini anlatıyor. Tutkulu bir erotizmin yansıdığı filme, Londra ve Paris'in görüntüleri, '68 olaylarının atmosferi eşlik ediyor. Ülkemizde de yayınlanan romanı okuyan ve seven tüm sinemaseverler için kaçırılmaması gereken bir fırsat.

İlk filmini geçen yıl Festival'de izlediğimiz Hint asıllı Udayan Prasad'ın ikinci filmi 'Benim Fanatik Oğlum' da yaratıcı bir edebiyatçının izlerini taşıyor. Ünlü ve unutulmaz 'Benim Güzel Çamaşırhanem' filmiyle tanınan senarist ve yazar Hanif Kureishi'nin özgün senaryosundan yola çıkan film, sanatçıya özgü ırkçılık, ırklar arası cinsellik, erotizm ve şiddet gibi temaları yeni ve özgün bir formda tekrarlıyor. İngiliz toplumuna her açıdan uyum sağlamış ve beyaz bir kadınla mutlu bir birliktelik kurmuş Hintli bir göçmenle, dini fanatizmin kucağına düşen oğlunun kuşak çatışmalarını anlatan film, politik, cinsel, etnik, dinsel ayrılıklar ve bunlardan doğan şiddet konusundaki söylemiyle sarsıcı bir yapıt.

Günümüzün yükselen yıldızlarından Ewen McGregor'un başrolünü oynadığı ve küçük bir kasaba bandosunun yükselişini renkli bir anlatımla perdeye taşıyan Mark Herman'ın 'Borunu Öttür'ü, temelini gençliğin oluşturduğu özgün bir film. Yorkshire'da maden ocaklarının kapatıldığı günlerde herkesin morali bozuktur. Kasabanın bandosu isi Londra'daki ulusal bando yarışmasına hazırlanmaktadır. Bandonun şefi Danny umudunu tek kadın müzisyenleri trompetçi Gloria'dır. Bandoları ve müziği yücelten, hüzünlü bir sosyal komedi.

Avustralya kökenli John Duigan'ın 'Çayır Köpekleri' ise, mekan olarak 'Derin Amerika'da kaybolmuş bir kasabayı seçiyor. Konu ise ailesinin ilgisizliğinin ve yalnızlığın sarmaladığı küçük bir kızla, toplum dışı ve suça yatkın genç bir erkek arasındaki tehlikeli ve giderek aşka dönüşecek olan dostluk. Bu serüveni ve temelinde yatan gizli cinselliği bıçak sırtında gezinen bir anlatımla veren Duigan, iletişimsizlik, hoşgörüsüzlük gibi temaları kendine özgü garip ve tehlikeli bir erotizm anlayışıyla buluşturmayı da ihmal etmiyor.

Türk sinemasının bir yılı Ulusal Yarışma
Uzun yıllar süren kriz döneminin ardından yeni bir doğuşun ve yükselişin işaretlerini vermeye başlayan Türk sinemasının, son bir yıl içerisinde üretilen yapımlarından oluşan bir seçki Festival'in Ulusal Yarışma bölümünde yer alıyor. Bu yarışmada başarılı bulunan yapımcı ve yönetmenler, Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı tarafından verilecek olan 'En İyi Türk Filmi' ve 'En İyi Yönetmen' ödüllerini alacaklar.

Ulusal Yarışma'ya katılmayan dört film ise yarışma dışı gösterilecek. Böylece sinemaseverler, gerek yurtiçinde gerek yurtdışında ödüller kazanmış, eleştirmenlerin yanısıra seyircinin de yoğun ilgisiyle karşılanmış ve sinemamıza yeni bir soluk taşımış 11 yeni filmi birarada izleme şansına sahip olacaklar. Ferzan Özpetek, İtalya ve İspanya ile ortak yapım olarak gerçekleştirdiği ilk filmi 'Hamam'da, kendisine miras kalan hamamı satmak için geldiği İstanbul'da yeni ve farklı bir dünyayı keşfeden genç bir İtalyanın öyküsünü perdeye taşıyor. İlk kez Cannes Film Festivali'nde gösterilen ve eleştirmenlerden ve basından büyük övgüler alan film, aynı sanatsal başarıyı ülkemizde de tekrarladı. Genç kuşağın bir diğer ismi Zeki Demirkubuz'un ikinci çalışması olan 'Masumiyet'te yurtiçinde ve yurtdışında benzer bir başarıyla karşılaştı. Cezaevinden yeni çıkan bir adamın, rastlantılar sonucu bir parçası haline geldiği umutsuz ve kırılgan bir aşk üçgenini resmeden film, konusuna koşut gelişen biçimiyle ve oyuncularının gücüyle övgüler aldı.

Ersin Pertan'ın, İstanbul'un Osmanlılarca kuşatıldığı günlerde yaşanan imkansız bir aşkı anlattığı tarihi draması 'Kuşatma Altında Aşk' sinemamızda eksikliği duyulan tarihi yapımlara üstelik de düşman cephesinde geçen bir öyküyle farklı bir bakış getiren bir çalışma. İlk filmini gerçekleştiren Nuri Bilge Ceylan Türk sinemasında yeni bir tarzı ve sinema anlayışını müjdeledi 'Kasaba' ile. Tümüyle siyah-beyaz çekilen, profesyonel olmayan insanların oynadıkları, belirli bir öykü anlayışından kaçınan, kendisine farklı sınırlar çizen özgün bir film kimliğini kazandı.

Yarışmanın diğer üç filmi ise, birbirinden nitelikli ve yaratıcı çalışmalarını TRT'de izlediğimiz televizyon kökenli yönetmenlerimizin son ürünleri. Özellikle edebiyat uyarlamaları ve kendine özgü estetik anlayışıyla sinemamızda farklı bir yere sahip olan Tunca Yönder'in, Ege bölgesinde yaşanan tarihi bir dramı ele alan son çalışması 'Çökertme'; Edebiyatımızın zirvelerinden Attila İlhan'ın özgün bir senaryosundan yola çıkarak Fide Motan'ın perdeye aktardığı 'Yanlış Saksının Çiçeği';Geçen yıl festivallerde ilgi gören Canan Evcimen'in 'Solgun Sarı Bir Gül'ü. Ulusal yarışmaya katılmayarak yarışma dışı gösterilecek dört film ise Osman Sınav'ın 'Gerilla'sı, Ali Özgentürk'ün 'Mektup'u, Umur Turagay'ın 'Karışık Pizza'sı, Mustafa Altıoklar'ın 'Ağır Roman'ı.

Eisenstein 100 yaşında
1925 yılında çevirdiği ilk filmi 'Potemkin Zırhlısı' ile, sinemaya görkemli bir başlangıç yapan, yalnız SSCB sinemasının değil, dünya sinemasının da kilometre taşlarından biri olan bu efsanevi yapıtla aynı zamanda sinema anlatımının temel unsurlarından biri olan modern kurgunun yaratıcısı olmuştur Sergej Eisenstein. Ölümünün 100. Yılında bütün dünyada çeşitli etkinliklerle anılan Eisenstein'ı İstanbul Festivali de üç farklı filmle görkemli bir şekilde anacak. Sanatçının ilk filmi ve başyapıtı kabul edilen 'Potemkin Zırhlısı' Şostokoviç'in özgün müziğinin seslendiren bir orkestra eşliğinde seyirciyle buluşacak. Sanatçının yaşamını ve yapıtlarını belgesel bir düzlemde anlatan 'Ustanın Evi: Sergej M. Eisenstein'ın Yaşamı' ise, ihtilaller, savaşlar, aşklar ve yalnızlıklarla dolu bir hayatın alçak gönüllü bir portresini çizecek. Programın en ilginç bölümü, ilk kez bu yıl Berlin Film Festivali'nde gösterilen çok yeni bir Rus filmi: 'Meksika Fantazisi'. Eisenstein'ın 'Genel Grev', 'Ekim' ve hatta 'Potemkin' gibi ünlü filmlerine rağmen en gizemli ve efsanevi çalışması 'Yaşasın Meksika' filmidir. 1930'lu yılların başında Hollywood'dan aldığı teklif üzerine Amerika'ya giden büyük usta, belgesel sinemacı Robert Flaherty, ressam Diego Rivera ve yazar Upton Sinclair'ın yardımlarıyla bu filmin çekimlerine başlar. Mitolojiden dine, sanattan ölüme, sosyal mücadelelerden devrimlere Meksika halkının tarihini anlatan destansı bir çalışma planlayan Eisenstein, 14 ay süren bir çabaya rağmen finansal zorluklar ve siyasi baskılar nedeniyle filmi yarım bıraktı. Ancak Meksika doğasıyla insanlarının güzelliği ve ölümcüllüğünü gösteren büyüleyici görüntüler, filmi sinema tarihinin en gizemli yapıtlarından birine dönüştürdü. Çağdaş Rus sinemacı Oleg Kowalov, ustanın bıraktığı yerden başlayarak ve onun her türlü materyalini kullanarak 68 yıl sonra bu filmi tamamlayarak 'Meksika Fantazisi'ni yarattı. Eisenstein'ın sinema mirasını ve vasiyetini oluşturan bu üç farklı ama temelde birbirini tamamlayan yapıt sinemaseverlere 100 yıllık bir çınarın gücünü duyuracak.

Giriş | Uluslararası yarışma | Sanatlar ve sinema | Sinemacılar üstüne | Bach'tan esinlemeler
Edebiyattan beyaz perdeye | Federico Fellini anısına | Ustalar geçidi | Dünya festivallerinden seçmeler