Ustalar geçidi

Daima genç: Atıf Yılmaz

1950 yılında Muhsin Ertuğrul'un, Türk sinemasındaki tek adam döneminin sona ermesinin ardından ortaya çıkan genç sinemacı kuşağının önde gelen isimlerinden biri olan Atıf Yılmaz, hemen hemen her türde çevirdiği filmleri ve yeniliklere açık üretken tavrıyla sinemamızda benzersiz bir yere sahiptir. Atıf Yılmaz, kırk yıla ulaşan meslek yaşamından seçilmiş dört filmle, Festival'in konuğu oluyor. Sinemaya, kendisinin de ustası olduğunu söylediği küçük kasaba öyküleriyle başlayan Yılmaz, melodramdan politik filmlere, müzikallerden kadın öykülerine uzanan çok geniş bir yelpazede ürünler verdi. Bütün bunlarda da daima anlatımında ve estetiğinde belli bir seviyeyi titizlikle korumayı başardı. 1950'lerin başından itibaren yaptığı 'Beyaz Mendil', 'Muradın Türküsü', 'Keşanlı Ali Destanı', 'Pembe Kadın', 'Erkek Ali', 'Utanç' gibi filmlerle sinemamızın temel harcını oluşturan Atıf Yılmaz, özellikle 80'li yıllardan itibaren çevirdiği filmlerle yeni akımlar yaratarak yaratıcılığını ve önemini korudu. 1966'da yönettiği, Sadri Alışık ile Ayla Algan''ı bir araya getiren ünlü ve unutulmaz klasiği 'Ah Güzel İstanbul', ustanın Festival programında yer alan ilk filmi. Yurt dışında da ödüller kazanan, şarkısı yıllarca dillerden düşmeyen bu siyah beyaz, şiir duyarlılığı taşıyan film, bir berduşla şarkıcı olmaya çalışan genç bir kızın hikayesi çerçevesinde bizlere bugün artık unuttuğumuz insan sıcaklığını, dostluk duygularını hatırlatacak.

Ustanın 1979'da gerçek bir olaydan perdeye aktardığı 'Adak', oğlunu Allah'a kurban eden bir köylünün dramına, her türlü melodramatik etkiyi reddeden soğukkanlı ve incelikli bir bakıştır. Olayın sosyal ve dini boyutlarını ve cehalet faktörünü titizlikle inceleyen Yılmaz, acımasız ama gerçek bir Anadolu portresi çizer.

Atıf Yılmaz 80'li yıllarda başlattığı ve temeline kadını ve kadın sorunlarını yerleştirdiği için 'kadın filmleri' olarak anılan yarım düzine çalışmasında, soğuk ve resmi bir söylem yerine sıcak, neşeli, fantastik bir üslubu tercih etti, böylece çok daha etkileyici ve kalıcı olmayı başardı. Bu filmlerden, programda yer alan 'Adı Vasfiye' (1985), sadece Atıf Yılmaz'ın değil aynı zamanda Türk sinemasının başyapıtlarından biridir. Necati Cumalı'nın öykülerinden uyarlanan filmde, hayatına giren erkeklerin dilinden ve gözlerinden bir kadının farklı yüzleri anlatılır. Başta Müjde Ar olmak üzere tüm oyuncu kadrosunun olağanüstü yorumları, Yılmaz'ın, Orson Welles'in 'Yurttaş Kane'ini andıran tarzda bir sorgulama ve episodlar şeklinde gelişen anlatımı ve kadının toplumumuzdaki bütün yüzlerini sergileyen öyküsüyle tadına doyulmaz bir sinema klasiğidir.

'Kadının Adı Yok', 'Ahhh Belinda', 'Dağınık Yatak', 'Hayallerim, Aşkım ve Sen' gibi son dönem filmleriyle farklı eleştiriler alan ama tükenmeyen enerjisi, çalışkanlığı ve yaratıcı üslubuyla gençliğini ve önemini koruyan Atıf Yılmaz, Festival'de gösterilecek olan şimdilik son filmi 'Nihavend Mucize'de de, bu vasıflarını koruduğunu kanıtlayan şaşırtıcı ve keyifli bir filme imza attı. Festival'in, sanatçının ayrı dönemlerinden seçtiği, hepsi de belli bir ustalık ve olgunluğun ürünleri olan bu filmler, Türk sinemasının önemi ve ustalığı yadsınamaz kişiliklerinden Atıf Yılmaz'a ve sanatına, alçak gönüllü ama değerli bir saygı duruşu.

Bir tabu kırıcı: Bertrand Blier

1960'larda Yeni Dalga'nın gelişiyle farklı ve taze bir soluk kazanan Fransız sineması, 1970'lere gelindiğinde hızını ve enerjisini tüketmeye başladı. Godard, daha politize ve deneysel çalışmaları tercih ederken Truffaut ve Chabrol her biri önemli ama belli kalıpları aşmayan filmler yapıyorlardı. Giderek kuraklaşmaya başlayan yaratıcı sinema, birden bire gelen yeni bir dalganın etkisiyle silkinip, canlandı. İlk filmlerini 1974 - 75 yıllarında yapmaya başlayan bu isimler arasında Andre Techine, Bertrand Tavernier, Alain Corneau gibi günümüzün büyük ustaları vardı. Bu kuşağın üyelerinden biri olan Bertrand Blier, daha ilk çalışmasıyla farklılığını ve çarpıcılığını ortaya koydu ve bir skandal yarattı.

Blier, 1974'te çektiği, başrollerinde, o günlerde hemen hiç tanınmayan, bugünse Fransız sinemasını ayakta tutan isimler olan Gerard Depardieu, Isabelle Hupert, Miou Miou ve artık aramızda olmayan Patrick Deware'in bulunduğu 'Kadın Valsçiler'de, iki serserinin, hiçbir ahlaki sınır tanımayan, bütün tabulara saldıran maceralarını son derece anarşik, nihilist ve şen bir dille anlatıyordu. Ünlü karakter oyuncusu Bernard Blier'in oğlu olan sanatçı, '70'ler ve '80'ler boyunca yaptığı bir düzine filmle bu tabu kırıcı vasfını, anlatımdan estetiğe uzanan bir çizgide ve devamlı geliştirerek sürdürdü. 1976 yapımı 'Femmes Fatales'in ardından yaptığı ve kendisine sürpriz bir şekilde 'En İyi Yabancı Film Oscar'ını kazandıran 'Mendillerinizi Hazırlayın', gözde oyuncuları Depardieu, Miou Miou ve Deware'i bir araya getiren, ilk filminin temalarını geliştirdiği, aşk ve melodram kalıplarını alt üst eden diğer bir anarşik çalışmaydı.

Depardieu'nun yanısıra babasına da rol verdiği 1980 yapımı 'Soğuk Büfe' ise, çarpıcı ve rahatsız edici anlatımıyla Blier'e özgü nihilist tavrın en başarılı yansımalarından biri oldu. Yetişkin bir erkekle, ergenliğin sınırındaki üvey kızı arasındaki yasak ilişkiyi anlatan 'Güzel Baba'; Isabelle Hupert ve Coluche'u bir araya getiren ve bir zina komedisi şeklinde gelişen 'Arkadaşımın Kadını'; Fransız sinemasının büyüklerinden Alain Delon'a kariyerinin en farklı kişiliğini çizme imkanı veren 'Ayrı Öyküler', farklı tepkiler alan ve tartışılan filmler oldular.

1986 Cannes Film Festivali'nde Fransa'yı temsil eden ve skandal yaratan 'Gece Elbisesi' ile Blier bir sıçrama yaptı. Vazgeçemediği oyuncuları Depardieu ve Miou Miou'yu, bu rolüyle Cannes'da en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanan Michel Blanc'la bir araya getiren film, garip ve sıradışı bir ilişkiler yumağını anlatıyordu. Mutsuz ve yoksul bir çifti baştan çıkartıp onlarla ilişkiye giren, ardından da fahişeliğe zorlayan serseri (Depardieu) tiplemesi, Blier'in ilk dönem filmlerindeki karakterlerin ulaştığı son noktayı vurgular. Blier'in sonraki filmi, güzel karısı yerine şişman ve çirkin sekreterini yeğleyen bir adamı anlattığı 'Senin İçin Fazla Güzel'de büyük ilgi ve övgüyle karşılandı.

Başrollerini, şimdi eşi olan genç yıldız Anouk Grinberg'in oynadığı son üç filmde, Blier, özellikle anlatım dilinde her türlü kuralı boşlayarak, tümüyle serbest vezin anlatımı yeğler. Bunlar, hikaye örgüsünün kimi zaman saçmaya varacak şekilde parçalandığı bir sinemayı geliştirme amacının ürünleri oldular. İki genç kızın, günümüzle geçmiş, gerçekle film arasında gidip gelen yolculuklarını dile getiren 'Teşekkürler Hayat'; alkolik bir baba, akıl hastası bir anne ve sorunlu kardeşlerinin yükünü üstlenen genç bir kızın bu insanalr arasında öğütülüşünü anlattığı 'Bir, İki, Üç Güneş'; ülkemizde de gösterilen, mutlu bir fahişenin serüvenlerini betimlediği 'Erkeğim', yarattıkları farklı tepkilerle Blier'in şaşırtıcı ve skandal yaratıcı tavrını sürdürdüğünün kanıtı oldular.

Orta yaşı geçmiş olmasına ve büyük ününe rağmen Bertrand Blier, hala günümüz Avrupa ve dünya sinemasının en anarşist ve nihilist sinemacısı. Yine tabulara ve değerlere saldırıyor; biçimde ve öyküde devamlı kendini yenilemeyi başarıyor; seyircisini şok etmeyi biliyor...

Gerçeklerin peşindeki yönetmen:
Francesco Rosi

İkinci Dünya Savaşı sonrası, faşizmin ve savaşın cehenneme çevirdiği İtalya'da doğan 'Yeni Gerçekçilik Akımı', sinema tarihinde bir devrim yaratmış ve sıradan insanı, en yalın haliyle perdeye taşımıştır. '50'lerin ilk yıllarında, bu akımın öncülerinin yanında sinemaya başlayan ve özellikle Roberto Rosselini'nin etkisi altında kalan Francesco Rosi, 1958'de gerçekleştirdiği ilk filmi 'La Sfida (Meydan Okuma)'da, köklerini yeni gerçekçilikten alan bir anlatım oluşturmuştu. Bu ilk filmiyle, gerek ele aldığı konularda, gerekse anlatım biçiminde daha politik bir söylemi tercih ettiğini ortaya koydu. 1960'da yaptığı 'Salvatore Giuliano'da, 1930'lu yıllarda gerçekten yaşamış bir eşkiyanın hayatını ele alan Rosi, düzene ve mafyaya meydan okuyarak dağlara sığınan ve Robin Hood benzeri eylemleriyle Sicilya toplumunun efsaneleştirdiği bu tarihsel kişiliğe son derece gerçekçi ve yalın bir bakış açısıyla yaklaştı. Belgesele yakın bir anlayışla çektiği bu filmde, Giuliano karakterini faşizm ve mafya mekanizmalarını radikal bir bakışla çözümlemekte kullandı.

1963'de gerçekleştirdiği 'Kentin Üzerindeki Evler'de, daha dolaysız bir anlatımı yeğleyerek, 60'ların kent mafyasının düzenle kurduğu çarpık ilişkiyi sorguladı. Bu ilk filmlerindeki korkutucu etkinin yarattığı baskı sonucu, 1965'teki 'Gerçek Anı' ile 1967 tarihli 'İtalyan Usulü Mucize' filmleri onun politik tavrının dışında kalan yapımlardı.

'70'li yıllar, savaşın yaralarını sarmış, kalkınma mucizesini gerçekleştirmiş, ancak sosyal çalkantıların ve terörizmin kapıya dayandığı bir İtalya manzarası çiziyordu. Üç yıllık bir aradan sonra 'Karşı İnsanlar'la sinemaya dönen Rosi, bu filminde Birinci Dünya Savaşı cephelerinde yaşanan bir askerlik öyküsünü çağdaş İtalya'nın alegorisine dönüştürdü. Ardından gelen 'Mattei Olayı' petrol şirketlerinin ülkesi üzerindeki oyununu bozmaya çalışırken öldürülen sanayi bakanı Mattei'nin öldürülüş öyküsünü doğrudan ve son derece sert bir anlatımla bir politik başyapıta dönüştürüyordu. Rosi, 1974'te yaptığı ve ünlü gangster Lucky Luciano'yu anlatan aynı adlı filmiyle yeniden mafya devlet ilişkilerini irdelerken, bir sonraki filmi 'Şahane Cesetler'de üstü kapatılmaya çalışılan bir başka politik cinayetin perde arkasını aydınlatmaya çalıştı.

1979'da Carlo Levi'nin aynı adlı romanından uyarladığı 'İsa Eboli'de Durdu', Rosi'nin meslek yaşamında bir doruk noktası ve başyapıtı olarak nitelendi. 1930'ların faşist İtalyası'nda, Tanrının bile unuttuğu kasabaya oğretmen olarak atanan bir aydının, ülkesinin gerçeklerini keşfetmesini şiirsel bir dille anlatan film, büyük oyuncu Gian Maria Volonte'nin görkemli kompozisyonunun etkisiyle belleklerde unutulmaz izler bıraktı.

Rosi, bu filmin ardından 'Üç Kardeş' ile, sanayi toplumunun parçaladığı aile ilişkilerine yalın ve duyarlı bir bakış getirdi. Rosi, '80'li yıllarda yaptığı, ünlü yapıtların sinemaya uyarlaması olan üç filmle oldukça farklı tepkiler aldı. Marques'den uyarladığı 'Kırmızı Pazartesi', Bizet'nin operası 'Carmen', Charles Edmond-Roux'nun romanı 'Palermo'yu Unutmak'.

Rosi, yaklaşık 15 yıllık bir ön hazırlığın ve yapım mücadelesinin ardından 1996'da, ``en büyük hayalim'' dediği filmi gerçekleştirdi. 20. yüzyıl edebiyatının anıt yapıtlarından biri olan ve senaryonun yazımı aşamasında intihar eden ünlü İtalyan yazar Primo Levi'nin anılarını temel alan romanından uyarlanan 'Ateşkes'. İkinci Dünya Savaşı atmosferinde, toplama kamplarından ülkelerine dönen yahudilerin hikayesini anlatan bu destansı film aynı zamanda Rosi'nin sanatında bir doruğu müjdeliyor. Kırk yıla yayılan kariyeri boyunca, ülkesinin bütün toplumsal sorunlarına sert ve acımasız bir bakış açısıyla eğilen, mafyanın, sosyal adaletsizliğin ve devletteki çürümenin araştırmasını ve analizini yapan Francesco Rosi, yalın, duru ve şiirsel biçimiyle sinema sanatının gereklerini de ihmal etmeksizin yaşadığı toplumu daima sorguladı. Onun filmleri çağdaş İtalyan tarihinin aynası ve politik sinemanın başyapıtları olarak sinema tarihinde yerlerini aldılar.

20. yüzyılın Avrupa'sını sorgulayan yönetmen: Istvan Szabo

Macar rapsodisi, 20. yüzyıl boyunca acının, hüznün ve ölümün melodileri ile sürdü. Çöken bir imparatorluğun ve savaşın ardından kısa bir süre bağımsızlığın mutluluğunu yaşayan Macar ulusu, Alman işgali ve ardından gelen Sovyet istilasıyla bu kez de komünizmin boyunduruğu altına girmeye zorlandı. 1956'da yaşanan efsanevi Macar isyanının, Sovyet tanklarının paletleri altında ezilmesi bu kırılgan ulusu yüreğinden yaraladı. Bu aşamadan sonra sinema, Macarların özgürlük, bağımsızlık ve başkaldırı arzularının sözcüsü haline geldi.

Sinemaya, bu kanlı ihtilalden sadece birkaç yıl sonra 'Konser' adlı kısa filmiyle başlayan Istvan Szabo, 1966'da çevirdiği ve ilk uzun filmi olan 'Baba'da, ülkesinin yakın ve acılı tarihini büyük bir cesaretle ve açık yüreklilikle sorguladı. Siyah beyaz görüntülerin şiirsel bir duyarlılıkla sarmaladığı film, küçük bir çocuğun gözlerinden 1956 ayaklanmasının, kaybolan ve beklenen babaların dramlarını yürek burkucu bir anlatımla perdeye taşıyordu.

1970'de, sosyalist toplumda aşk olgusunu ve değişen gençliğin ruhunu resmetmeye çalışan 'Aşk Filmi', Szabo'nun ustalığa giden merdivenleri hızla tırmanmaya başladığını gösterdi. Üç yıl arayla yaptığı diğer iki filmse, çok sevdiği ve güzelliğine hayran olduğu Budapeşte kentine adanmış büyülü serenadlardı: '25. İtfaiyeciler Sokağı' (1973) ile 'Budapeşte Hikayeleri' (1976). Bu filmler, Szabo'yu Macar sinemasının büyük şairi konumuna getirdi.

Ardından diğer tüm meslektaşları gibi Szabo'da, 2. Dünya Savaşı'nın acılarına eğildi: 'Güven' (1979) bütün dünyada hayranlıkla karşılandı. Nazi işgali altındaki Budapeşte'de, sıradan bir ev kadınıyla, evinde sakladığı direnişçi arasındaki aşk ve ihanet ilişkisini, bir oda müziğinin billurluğunda ve buğusunda resmediyordu. Tek bir savaş sahnesi bile göstermeden, savaşın bir ulusun, insanların ve aşkın üzerindeki yıkıcı etkisini böylesine güzel anlatabilmek Szabo'ya özgü bir yetenekti. Bu filmin getirdiği sanatsal başarı ona, uluslararası çalışm Szabo, 1980'li yıllarda arka arkaya çevirdiği ve temasal bir bütünlük de içeren üç filmiyle görkemli bir triloji yarattı: Başrolünü Klaus Maria Brandauer'in oynadığı, Klaus Mann'ın aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanan 'Mephisto', büyük yankılar uyandırdı ve ona 'En İyi Yabancı Film Oscarı'nı kazandırdı. Nazi Almanyası'nda yükselmek için her yolu deneyen, sevdiklerini ve dostlarını kullanan, onlara ihanet eden başarı ve şöhret için ruhunu şeytana/nazilere satan, ama bütün bu çabasına rağmen kendi şeytanı tarafından bir böcek kadar değeri olmayan bir oyuncunun öyküsüydü film. Sanat ve sanatçının totaliter rejimler karşısındaki konumunu böylesine etkileyici bir anlatımla veren ilk film olması, 'Mephisto'yu çağdaş sinemanın başyapıtlarından biri haline getirdi. Üçlemenin ikinci halkası 'Albay Redl', yine Brandauer'in oyunuyla Avusturya/Macaristan İmparatorluğu döneminde, yine yükselmek uğruna bütün insani duygularından feragat eden ama eşcinsellik gibi affedilmez bir zaafın kurbanı olan bir subayın öyküsüydü. İncelikli anlatımı ve şiirsel estetiğiyle film aynı başarıya ulaştı. Üçleme, yine Nazi döneminde yükselmeye çalışan ama sonu kaçınılmaz olarak ölüm olan bir sihirbazı anlattığı 'Hanussen' ile bitti. Üçlemeyi opera sanatı üzerine eğlenceli bir hiciv denemesi olan 'Venüs'le Buluşma' izledi. Szabo'nun son filmi, ülkemizde de gösterilen 'Sevgili Böbe, Tatlı Emma', komünizm sonrası çürüyen ve yozlaşan Macar toplumuna yöneltilmiş acımasız bir bakış, adeta bir ölüm çığılıydı. Istvan Szabo, sinemasal anlatımındaki sakinlik, duruluk, arınmışlık ve sadelikle koşut gelişen, şiirsel ve büyülü estetiğiyle öncelikle has bir sinema adamı. Aynı zamanda da ulusunun, Avrupa'nın dünüyle bugünü üzerine düşünen, bu ortak tarihi sorgulayan, yargılayan çağdaş bir aydın.

Polonya bilincinin mimarı: Andrej Wajda Polonya tarihi, özellikle yirminci yüzyılda büyük toplumsal acılara ve yıkımlara sahne olmuştur. Önce Naziler tarafından topyekün yokedilmeye mahkum edilmişler ardından Sovyet istilasını yaşamış, daha sonra da totaliter bir yönetimin yaklaşık kırk yıl süren baskısında ayakta durmaya çabalaşmışlardır. Sinema, bütün bu yıllar boyunca, Polonya halkının en büyük sığınaklarından biri ve yaşanan her şeyin tercümanı olmayı sürdürdü. Andrzej Wajda, bu sinemasal mücadelenin en büyük mimarlarından hatta yaratıcılarından biridir.

Sinemaya, 1957'de 'Bir Kuşak' filmiyle başlayan Wajda, arka arkaya tamamladığı iki filmle aynı zamanda sinema tarihinin en ünlü üçlemelerinden birini de gerçekleştirdi. İkinci Dünya Savaşı'nın Polonya toplumunda açtığı yaraları ve komünizmin doğuş sancılarını dile getiren filmlerin ikincisi olan 'Kanal',savaşın son günlerinde bir tünelin içerisinde yaşam ve direniş mücadelesi veren bir avuç vatanseverin dramatik saatlerini, klastrafobik ama derinden etkileyen bir anlatımla sinemalaştırdı. Üçlemeyi tamamlayan ve geçtiğimiz yıllarda Festival'de izlediğimiz 'Küller ve Elmaslar' ise savaş sonrası dönemin karmaşasına ayna tutuyordu.

Wajda, 1960'lı yıllar boyunca farklı türlerde filmlere imza attı: Tarihsel epikler (Masum Büyücüler, Cennetin Kapıları), aşk filimleri (Yirmisinde Aşk) ya da uyarlamalar (Sibiryalı Lady Macbeth) gibi. Ancak 1969'da yaptığı ve çağdaş toplumun çürümüş doğasına sert bir tokat indiren 'Herşey Satılık' ve yine gözde teması olan savaş sonrası Polonyası'nı resmeden 'Sinek Avı' ve 'Savaş Sonrası Manzaraları'yla etkileyici bir çıkış yaptı.

Ünlü bir romandan uyarladığı ve düğün atmosferi içinde toplumun ve bir tarihin çözümlemesini yaptığı 'Düğün' (1972) görkemli bir fresk, benzersiz bir başyapıt yarattı. Aynı yıl bitirdiği 'Kayın Ormanı' ile savaş sonrası yıllarını, daha sonra çektiği Nobel ödülü kazanmış bir romandan uyarlanan ve hem kapitalist hem de sosyalist yönleriyle Polonya toplumunun oluşumunu destansı bir dille anlatan 'Vaatler Ülkesi' ile ustalığını ortaya koydu.

Ünlü ve efsanevi filmi 'Mermer Adam', Wajda'nın sanatında ve sinemada bir doruk olduğu gibi, sosyalist toplum yaratma uğruna harcanan yaşamların hikayesi aracılığıyla sisteme yönelik ağır bir eleştiriydi de aynı zamanda. 195O'li yıllarda, sosyalist devrime layık bir kahraman yaratmak amacıyla yüceltilen, işlevi sona erincede acımasızca bir köşeye fırlatılan işçinin öyküsü, mermer kalıplara mahkum edilen bir toplumun simgesiydi aslında.

Zamanla söylemini giderek sertleştiren Wajda, sansürle ve devlet baskısıyla mücadele etmeye başladı. Araya giriveren Çehovvari aşk filmi 'Wilko'lu Genç Kızlar'ı bir yana koyarsak, 'Uyuşturmaksızın', Gdansk tersanelerindeki direnişi dile getiren ünlü 'Demir Adam' ve Fransa'da çektiği, bu ülkenin tarihinden bir kesiti anlatan, ancak ülkesinin politik gündemine yoğun göndermeler içeren 'Danton' aynı zamanda onu sinemacı olarak doruğa çıkaran filmler oldular. Sıkıyönetim döneminde bir süre gözaltına alınan ve sürgüne de gönderilen sanatçı, rejimin çökmesiyle milletvekilliğine kadar yükseldi ve saygınlığı iade edildi.

İlerleyen yaşına, bozulan sağlığına rağmen üretkenliğini sürdüren Wajda, tümünü daha önceki Festivallerde izleme olanağına kavuştuğumuz filmlerle, Polonya ve Avrupa sinemasındaki ağırlığını ve önemini korudu. Savaşa Alman cephesinden bakan ama aynı insancıl tavrı bu fona da yerleştiren 'Almanya'da Bir Aşk'; yine savaş atmosferinde geçen ve gerçek bir kişiliğin, bir avuç çocuğu toplama kamplarından kurtarmaya çalışmasını resmeden 'Korczak', 'Kartal Başlı Yüzük', Dostoyevski uyarlaması 'Ecinniler' ve 'Kutsal Hafta', Wajda'nın tükenmeyen enerjisinin ürünleri oldular. Sanatçının son çalışması 'Bayan Hiçkimse' ise, fantastik öyküsü ve şiirsel estetiğiyle farklı ve özel bir film. Ülkesinin, tarihin ve çağın dikkatli bir tanığı olan Andrej Wajda, hem sorumlu ve çağdaş bir aydın hem de yaratıcı ve duyarlı sinemacı kimliğiyle, Avrupa sinemasının anıtlarından ve 'Polonya sineması ve bilincinin' mimarlarından biridir.

Giriş | Uluslararası yarışma | Sanatlar ve sinema | Sinemacılar üstüne | Bach'tan esinlemeler
Edebiyattan beyaz perdeye | Federico Fellini anısına | Ustalar geçidi | Dünya festivallerinden seçmeler