14 Şubat 2000,
Çarşamba
 Ana Sayfa
 Sondakika
 Haber İndeksi
 Türkiye
 Ekonomi
 Dünya
 Spor
 Yaşam
 Dizi
 Yazarlar
 Hürriyet İstanbul
 Hürriyet Ege
 Hürriyet Akdeniz
 Kelebek
 Cumartesi
 Pazar
 İnsan Kaynakları
 Özel Ekler
 
 
 Piyasanet
 Teknonet
 Astronet
 Eğlence
 Şehir Rehberi
 Gezi
 Hava Durumu
 Televizyon
 Bulmaca
 Seri İlanlar
 Anketler
 Gündem Dosyaları
 
 GENÇ HÜRRİYETİM
 Haber
 Müzik-Eğlence
 Tüh, ne yapsam
 Genç Kalemler
 Üniversite Rehberi
 
 AGORA
 Agora'da Bugün
 Türk Basın Özetleri
 
 Arşiv+Arama
 Yardım
 E-mail

NAMİ BAŞER: Geleceğinde bana yer ayır sevgilim

Uyandığımda seni düşündüm bugün yine. Ne iyi ki son beraberliğimizde uzun uzun sana bakma fırsatını ele geçirebilmiştim. Hele senin en sevdiğin müzik parçalarını kaydettiğin CD elimde, yer yatağına oturduğumuz an yok mu, o anı öyle büyük bir coşkuyla yaşamışım, öyle kararlı bir istekle belleğime kazımışım ki, ne zaman canım çekse bir arşivde sıralanmış sayılı fotoğrafa başvurulduğu gibi, onlara uzanıyor elimle koymuş gibi onları buluyor, tadına vararak yudum yudum içime çeker gibi seyrediyorum.

Seni sağ yandan, yeni yıkanmış saçlarını tararken, cepheden kediyle oynayıp gülümserken, sol yandan gözlerini ışıktan kaçırırken, arada bir Osmanlı takıldığın zamanlarda söylediğin gibi velhasıl bil cümle görüyorum, izliyorum, kendimden geçiyorum.

Bugün yine bu yöntemle bir süre oyalandım, ama yetmedi. Sana seslenmek de istedim. Mektup yazmak bana daha somut bir etkinlik gibi gözüktü. Ne de olsa sadece kendime dönük, senin varlığından uzak bir işle uğraşmıyorum mektup yazınca.

Sen de hemen yanımdasın sanki. Öyle ki bazen yanında olduğum zaman nasıl senin bazı konulardaki birikimlerini, yargılarını sezinleyip onlar doğrultusunda konuşmayı hedefliyorsam, şimdi de bu yazdıklarımı aslında iki kere yazıyorum.

Bir keresinde onları kendim yazıyor, kendim okuyorum, ama bir de aynı satırlar, aynı sözler senin onları yorumlayacağın havayla, senin tarzında, senin sansürünle yankılanıyor içimde.

Biliyorum şimdi sansür sözcüğü seni sarsacak. Yoksa benim yanımda rahat değil misin, hani seninle her şeyimizi paylaşacaktık, hiçbir şeyi saklamayacaktık diyeceksin. Evet öyle doğru bu yasaya uyuyorum uymasına, ama senin yanındayken içimdeki çirkin, kötü ne varsa kendiliğinden siniyor, siliniyor, onları sana göstermek anlatmak, gündeme getirmek istemiyorum.

Bu o kadar kendiliğinden gelişen bir süreç ki, öylesine kendi başına bir kutsallık taşıyor ki, bu durumu kırmak sana karşı gelmek gibi olurdu.

Asıl o zaman bir sansür ortaya çıkardı.

Evet, sen beni arındırıyorsun ama o bu arınma süreci sonunda ben rahat bir konuma gelmiyorum yine, oradan oraya koşuşturuyorum, eriyorum. Sanki bir tür saydamlığa kavuşuyorum ama bu tür saydamlık o kadar kısa sürecekmiş, hemen bitiverecekmiş gibi geliyor ki bana, aynı zamanda bir korku kaplıyor benliğimi, birden bitecekmiş, ayaklarımın altından toprak kayacakmış gibi oluyorum.

Evet, sen beni çelişkiler yığınının üzerine atıyorsun, bir odun yığını bu, orada yanıyorum, orada yakılıyorum, orada kendimden yakınıyorum. Orada bütün yaptıklarımı sana yaranmak için yaptığımı duyuyorum, anlıyorum. Sana yakarıyorum.

Geleceğinde bana da yer ayır. Geleceğinin beni silmesinden korkuyorum.

Gelecek dedim evet. Varsayalım bu mektubu bu yıl değil, ileride çok sonra, 21. yüzyılın herhangi bir yılının herhangi bir ayında, herhangi bir gününde aldın. Adımı görünce hangi duygularla açacaksın acaba onu? ellerin o zamana kadar yıpranmış olacak mı? Aramızdaki aşk zaman aşımına direncini sürdürecek mi?

Aşkın hızı zamanın hızını aşarsa aşk gerçek aşktır, biliyorsun. Aşk görece olanda bile mutlak olanın izini arar. Aramakla da kalmaz, bulur. Bulmakla da kalmaz, kaydeder. Sonsuza aktarır. Yarıştığı varlık zamandır. Budistler bir nohut tanesinde dünyayı görürlermiş, ben gözlerinin yokluğunda sayfalarca aşk aynası yaratıyorum. Onlarda susuzluğumu, sırlarında ise evreni okuyorum.

Yaşarken efsaneleşen profesör

50 yaşında bir felsefe profesörü. Ama öyle böyle bir hoca değil. O Galatasaray Üniversitesi'ndeki öğrencilerin gözünde bir efsane. Neden derseniz, bir kere sınıfta öğrenci bırakmamakla ünlü. İkincisi sınavları kitap açık yaptırıyor. Tabii, kitabi bilgilerle yetinen öğrencileri pek yüksek not alamıyor, O daha çok yorum yapabilen öğrenciyi ödüllendiriyor. Liseden sonra Charles de Gaulle bursunu kazanıp Fransa Strasbourg'da felsefe ve edebiyat alanında iki lisans birden almış. Bursa'da oturuyor ve ders günleri istanbul'da otelde kalıyor. Motosikletçi stilinde giyiniyor. Efsaneliğinin nedenleri bunlarla da sınırlı değil. Söylendiğine göre Galatasaray Lisesi'nin 132 yıllık tarihinde Tevfik Fikret'ten sonra en yüksek ortalamayla mezun olan öğrenci O. Günde üç kitap bitirmesi, dokuz dil konuşabilmesi, derslerde şiirler okuyup, bunları Fransızca, İngilizce ve Latince tekrarlaması da var.

Fotoğraf: Senih GÜRMEN

Geri
Copyright 2001   Hurriyetim